NAZİLLİ MACERALARIM
Nazilli Aydın'ın o zamanlar küçük, şimdi ise oldukça büyük bir ilçesidir. Orada ilk kalmaya başladığımda sanırım üç, üçbuçuk yaşlarındaydım. Büyükannemin evi İzmir-Denizli yolunun hemen altında kalıyordu. Karşı taraftaki evlerin hem o sokağa hemde İzmir-Denizli yoluna bakan kapıları vardı. Şimdi o sırada ki bütün evler yıkıldığı için büyükannemin evi cadde üzerinde oldu.
Aslında ben tarif ederken Nazilli'liler evin nerede olduğunu çok iyi bilecekler gıdıgıdının orta durağındaydı ev ben evin penceresinden durakta bekleyenleri çok iyi görüyordum. Gıdıgıdının ne olduğunu bilmeyenler için açıklayayım, dokuma fabrikasına işçileri taşımak için yapılmış bir yada iki vagonlu tren. Sadece işçiler değil bütün halk binerdi. O zamanlar şehir içi toplu taşıma aracı benim bildiğim bir o vardı, üstelikde bedavaydı. İstasyondan kalkar, büyükannemin evinin orada yolcu indirir yada alır, dokuma fabrikasının bahçesinde tur biterdi. Onun her geçişi benim için eğlenceydi.
Büyükannemin eviyle teyzemin evi (annemin teyzesi) yan yanaydı , ama bahçeleri ortaktı. Genelde büyükannemin sokak kapısı kullanılırdı. Sadece eniştem her zaman kendi evinin kapısını kullanırdı. Büyükannem oldukça otoriter, sadece onun doğruları olan osmanlı kadınıydı. Anneannem de aynı onun gibidir, annemde... Ben değilim, bu yaştan sonrada sanırım olamayacağım. Yıllarca bana Polyana'yı oynamayı bırak, dediler, bırakamadım. Sanırım kendime rol model büyük teyzemi almışım farkında olmadan, iyi ki de öyle yapmışım.Teyzem yumuşacık her şeye iyi niyetle bakan bütün çocuklarını okutan (üç kızı öğretmen bir oğlu deniz subayı), gerçekten Polyana gibi bir kadındı. Eniştem de aksi bir adamdı.
Bahçenin üzeri asmayla kapatılmış bölümü ortak kullanılan tek yeriydi, akşamları tulumbadan su çekilerek beton yıkanır hasır serilir üzerinde akşam yemeği yenirdi. O bölümden bir basamak inilerek dar bir beton yol vardı, yolun sonunda mutfak dedikleri iki oda vardı. Bu odaları ayrıca anlatacağım.Yolun sağına büyük annem soğan, sarmısak, biber, domates gibi şeyle ekerdi. Solunda nar ağacı incir ağacı ve eniştemin kümesi vardı. Tabi ki çok kıymetli tavukları. Akşam yemeği için tavuk pişirilecekse enişteme söylenir, eniştem kümesin girer tavukların peşinden koşuşturur bizde onun bu çabasını dışarıdan izlerdik. Ben eğlendiğim için izlerdim, diğerleriyse kesim sonrası işler için beklerdi. Genelde kümesten kan ter içinde eli boş çıkardı.
-Yakalanmıyor keraneciler, (ağzından çıkan en kötü söz sadece buydu ve çok kullanrdı) derdi.
Yakalayamadığı için değil, kıyamadığından yakalamazdı bence. Elini yüzünü yıkar, tavuk almaya giderdi. Teyzemin en büyük torunu olan Jülide'ye (benden iki yaş küçüktür) kaç dedesi olduğu sorulduğunda,
-İki dedem var, Biri komiser dedem, birde keraneci dedem, derdi. Yanlış bilmiyorsam baba dedesi İzmir emniyet müdürüydü.
Ben genelde bahçede oynardım, sokak da oynamama çok az izin verilirdi. Bahçede her gün kendimce maceralar yaşardım. Mutfak denilen odaların biri sadece çamaşır yıkamak için kullanılırdı.Bir köşede talaş yığını vardı içlerinde formika parçaları olurdu. Saatlerce onları aradım, diğerinde eski okul kitapları vardı.Orası dahada eğlenceliydi kitapları karıştırır dururdum. Aklımda kalan Artemis heykelinin fotoğrafı olan kitap. En çok o ilgimi çekerdi. Minnoş vardı birde. Semra teyzemin kül rengi kedisi. (Teyzemin en küçük kızıdır, Semra teyzem.) Minnoşla da çok oynardım. Bir sürü yavrusunu gördüm, bir keresinde kar beyaz yavrusu oldu, onun adı pamuktu, bir keresinde siyahları çok yavrusu oldu onun adı da arap tı en uzun o yaşadı. Yavrular her seferinde ölünce Semra teyzem küs oldukları yan komşularının yavruları zehirlediğini düşünürdü. Minnoşu niye zehirlemiyordu bilmiyorum.
Aynı sokak da anneannemin amcasının oğlu da oturuyordu, yaşı büyükannemle hemen hemen aynıydı. Mutiş amcam, Hulusi Kentmen gibi bir adamda tonton dede öyle bıyıklar, iki torununa bakıyorlardı. Anneleri yoktu babaları Almanya da çalışıyordu. Kız torunu benden bir gün küçüktü, bunu benden bir gün küçük olduğu için bayramda elimi öptürüp birde para verdiğim için yazmam gerekiyordu. Yaseminciğim bunu bana hatırlattı, üstelik bunu hatırlatırken çok utanıyorum bunu para için yaptığımdan demişti. Bende sen niye utanıyorsun ben utanmalıyım büyüklük tasladığım için demiştim. Çok güzeldi, Ayşecik'e benzetirdim onu hala çok güzel. Abisi ona küçükken çok kızardı. O da abisinden çok korkardı. Ben Bülent abinin yüzünü o yaşlarda hiç hatırlamıyorum sanırım bizi pek adam yerine koymadığından bizimle oynamıyordu. Babannesi Zarife yengem bizim çok kahrımızı çekmişti.
Bu sokak o kadar renkli insanlarla doluydu ki, burada belli bir yaşa kadar yaşadığım için kendimi çok şanslı buluyorum. Bir de iyi gözlem yapa biliyordum, hala daha öyleyim. Komşularımızdan biraz bahsedeceğim. Şeküre teyze karşı evde oturuyordu, onun bahçesinde takunyalarıyla tıkır tıkır yürüdüğünü duyardım. Kendisi çok güzel ve gençti, kocası ise tam tersine yaşlı ve çirkin. Bir oğulları vardı Ergun,benim yaşımda ve hep doktor olmayı hayal eden. Maalesef olamadı, onaltı yaşında vefaat etti. Sepetçiler vardı, onlardan hiç imsenin adını bilmiyorum, konuşurken sepetçi teyze sepetçi abla derdim. Evlerinde sepet örüp satarlardı. Bazen onlara gider sepet örmelerini seyrederdim. Bana da küçük bir sepet yapmışlardı, o zamandan beri sepetleri çok severim, örenlerde hayranımdır. Denizli'li bir komşumuz adlarını hatırlayamıyorum, onların yanında Halime teyzeler, sokağın sonun da Türkan hanımlar, onun torunu Sevtap vardı benden üç, dört yaş büyük çok güzeldi, o da İngiltere'ye gelin gitti. Büyükannem onlara gitmeme pek izin vermezdi, Sevtap gelip izin alıp beni götürdüğünde de burnumdan gelirdi. Onların İsrailden göç ettiklerini duydum doğrumu bilmiyorum. Büyükannemin neden izin vermediğini büyüyünce öğrenebildim. Yasemin'in annesi iki çocuğunu bırakıp Sevtap'ın dayısıyla kaçmış.Yaseminler de akrabamızdı.
Büyükannemin evinin solunda iki katlı kocaman bir ev vardı, bahçeden saatlerce evi seyrederdim. Üst katında oturanların çok zengin olduğunu düşünürdüm, çünkü camekanlı kapılaı vardı kare şeklinde camlar, ama b azıları mavi yeşil kırmızıydı. İşte bu rast gele yerleştirilmiş renkli camlar yüzünden onlar zengindi. Teyzemlerin yan tarafında Nazlı hanım teyze, daha sonra Konya'lılar oturuyordu. Ben onlardan korkuyordum, annelerinin kalın bir sesi vardı dövecekmiş gibi konuşurdu, evde o zamanlar yirmili yaşlarda oğulları vardı, onlardan biri korkum geçsin diye bana takunya almıştı. Ben takunyayı aldım yine kaçtım. Yıllar sonra mütahitlikle uğraştıklarından büyükannemle, teyzemin evini yıkıp yerine apartman yaptılar. Şimdi düşünüyorum da bizim ufaklığın yabaniliği bana çekmiş sanırım. Sonra Şaban Efendinin evi, Melek teyzenin evi, Yaseminlerin evi.
Bir kaç kişiden daha söz etmeliyim, Hadiye hanım, ufak tefek, kısa kesilmiş beyaz saçları olan ve yazın şemsiye ile dolaşan, sanki İstanbul sosyetesi gibi davranmaya çalışan biri. Bana konuşmaları davranışları çok yapmacık gelirdi. Ve hayatımın unutulmaz kötü kadını Makbule... Kadıncağızın bir kötülüğünü görmedim aslında, sokaktaki herkes çocuğunu onunla korkuturdu.
-Makbule gelsin seni ona vereceğim, sen çok yaramaz oldun artık.
-Makbule çocukları ne yapıyor biliyor musun? Kocaman bir kazanı var onun içinde pişiriyor, vs. vs.
Makbule sokağın başında göründüğünde sokakta çocuk kalmazdı. Liseye gittiğim sıralardı herhalde teyzeme Makbule'yi sordum. Öldüğünü söyledi.
-Desene teyzeciğim çocuklar artık kurtuldu.
Teyzem gülümsedi
-Yo işi kızı devraldı şimdi o korkutuyor, dedi.
Padişahlık gibi anneden kıza devreden bir meslek, korkutuculuk...
Sanırım çevre şartları, komşuları yeteri kadar anlattım. Artık maceraları yazabilirim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder