Kuyu Cadısı
KENDİM İÇİN YAZIYORUM... YAZDIKLARIM BİLGİM DIŞINDA KOPYALANIR YADA ALINTI YAPILIRSA YASAL İŞLEMLERE BAŞVURACAĞIM.
16 Temmuz 2016 Cumartesi
5 Şubat 2014 Çarşamba
CİNAYETİN ASIL ŞAHİTLERİ-1
KISA BİR AÇIKLAMA
Yazacaklarımın ne kadar inandırıcı olduğunu bilmiyorum. Tek bildiğim şey şimdi yazacaklarımın gerçek olduğu ve kendimin deneyimlerim olduğu. Üstelik birebir yazacaklarıma şahit olanların olduğudur...
Yazarken isimleri değiştirmeyeceğim, bazı filmlerde olduğu gibi isimler ve yerlerin adları değiştirilmiştir demiyorum. Çünkü benim hayatım benim deneyimlerim. Kurgu olan yerlere gelince zaten Kurgudur Gerçek Değildir diye yazacağım. İmla hataları için şimdiden özür dilerim diyeceğim ama, bu kaygılarla da yazmak istemiyorum.
DUYULAR DIŞI ALGILAMA
Yıllarca herkese altıncı hissim biraz kuvvetlidir, diye bir cümle kullandım. Adını koyamadığım olmadık yerde, beklemediğim anda gözümün önünde canlanan görüntüler için altıncı his dedim. Net olarak ilk gördüğüm de onsekiz yaşındaydım, öncesi var mıydı? Bence yoktu. İlk gördüğüm görüntü için yanımdaki kişiye:
-Annen yanına gelmiş gelme sebebi şu demiştim.
-Annem buraya da mı geldi yoksa ? dedi.
Gelmemişti o an gördüğüm görüntüyü arkadaşın bana gösterdiği fotoğrafla birebir aynıydı. Daha sonra dikkate alınmayacak kadar ufak tefek görüntülerdi.
Manisa' da esnaflık yapıyorduk. Esnaf komşumuz olan, Anne diyemeyeceğim kadar genç, ama bana yaptığı iyilikler yüzünden Cici Anne diye hitap ettiğim Hanife Ablam vardı. Oğlu Halit okuyordu, her boş zamanını annesine yardım ederek geçiriyordu. Liseye giderken yine bir esnaf komşumuz pastahane sahibi, Bodrum' da ki şubelerinde çalışması için Halit'i yanlarında götürmüştü. Bütün yaz orada çalışmış, okullar açılacak diye geri gelmişti. Dükkanın kapısına gelip:
-Ahsen abla sana bir şey anlatmam lazım, başıma bir şey geldi, dedi heyecanla.
Aynı anda gelen müşterileri görünce:
-Müsait olunca haber ver, dedi.
Müşteriler gidince geldi aynı heyecanla:
-Abla Bodrum'da iki kardeşle tanıştım, gelmeden bir kaç gün önce benimle konuşmak istedikler bir şey olduğunu söylediler. Bana " Halit senin bakışların çok farklı, çok derin bunu iyi şeyler için niye kullanmıyorsun? " dediler.
-Dini, dedim.
-Evet, dedi.
Elimle dur işareti yapıp:
-Bu kardeşlerle cam kenarında yuvarlak cam bir masada oturup konuşmuşsunuz, daha sonra sahilde yürümüşsünüz. Bu kardeşler buradaki arkadaşlarına pek benzemiyor dedim.
-Nasıl yani?
-Yani bunlar bir kot bir tişört giyip gezmiyor, Bodrum sıcağında bile takım elbise giyiyorlar, bunlardan birinin burnunda bir şey var. Diğerinin ayağında bir şey var. Aksamıyor ama bir şey var dedim.
-Pes, bu kadarını beklemiyordum abla. Kardeşlerden birinin burnu kavga sırasında kırılmış. Diğerinin ayağına gelince, sünger avına çıkıyormuş, bir gün vurgun yemiş ve baş parmağı kesilmiş.
Halit şaşkındı ama bende bunu nasıl bildiğimi bilmediğim için şaşkındım. Bu arada şunu da yazmalıyım ki o kardeşlere bende katılıyorum, Halit, Cici Annemin her zaman hayır duasını almış çok iyi bir evlattı, ama bakışları gerçekten çok derin, doğru kelimeyi bulmakta zorlanıyorum. Şöyle diyeyim göz göze geldiğinizde sizin bedeninizi değil, ruhunuzu gördüğünü, aklınızdakiler gördüğünü, yada en gizli sırlarınızın açığa çıktığını zannedersiniz. Hep onun çok iyi bir hipnozcu olabileceğini düşünmüşümdür, o jeolog oldu.
O dönem duru görülerim oldukça çoğalmıştı. Tetikleyen şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Halit'le ilgili gördüğüm bir şeyi daha yazmak istiyorum. Kalabalık bir ortamda granür kahve içerken espiri olsun diye:
-Herkes fincanını kapatsın demiştim.
Herkes "bunun da falımı olur" diye gülmüştü.Bende :
-Olur
deyip, kapalı bir fincanı aldım bomboş fincana bakarak:
- Bak hanene ay doğmuş, hatta dolunay,
gibi sözler söylüyordum. Halit'in fincanını elime aldığımda ona da hanene ay doğmuş hemde dolunay dedim, hemen arkasından:
- Uzaktan bir kız geliyor otobüsle bu kızın bacakları çok uzun ayağında da siyah pantolon var, dedim.
Gerçekten uzaktan uzun bacaklı siyah pantolonlu bir kız gelmişti. Bu gelecekle ilgili gördüğüm ilk ve tek görüntüydü.
Korkmaya başlamıştım, inancım gereği günaha girmekten, Allah'a şirk koşmaktan korkuyordum. Kendi yaptığım bir şey yoktu, cinlerim yoktu, her şey kendiliğinden oluyordu. Bu korkuyla tekrar baskı altına aldım. Yada aldığımı zannettim.
Yaklaşık sekiz yıl önce bir gece geç bir saatte eşimin telefonu çaldı, eşim telefonla konuşup en büyük görümcemin aradığını küçük görümcelerimden birisinin eşiyle tartıştığını ablasının çağırdığını söyledi. Beni de yanında götürdü, ablasının kapısına geldiğimizde, ablası:
-Yoklar, dedi.Eşimde:
-Bizi niye çağırdın buraya ? deyince,
-Kocası sana getireceğim dedi, ama daha getirmedi, dedi.
Ben o anda:
-Çabuk, çabuk evlerine gidelim, demeye başladım.Eşim:
- Acelen ne? Sen burada kal biz annemle gideriz, deyince bir şey diyemedim, deseydim de inanmayacaktı.
O anda görümceme eşinin bıçakla saldırdığını görmüştüm. Evinde beklemeye başladığımız görümcem, bana kavgalarının sebebini söylediğinde hiç şaşırmamıştım. Oyunculuk yeteneğim hiç olmadığı için rol de yapamadım. Ona da ben hiç şaşırmadım biliyordum, yaklaşık üç yıl önce yani 2003 de kavgaya sebebiyet veren olay o tarihlerde vardı görmüştüm. Yıl 2006 olmuştu ve gördüğüm tekrar doğrulanmıştı. Görümcem o gece eşinden çok kötü dayak yemiş şekilde ablasına gelmişti. Bir kaç gün sonra bize geldiğinde kendisini daha da toparlamıştı. O bana olayları o geceyi anlattı, bir ara eline bıçak aldığını bir şekilde elinden düşürtüp çamaşır makinesinin altına ayağıyla itekleyip sakladığını söyledi.
Bu konuyla ilgili bir sürü araştırma yaptım, bana yardım edebilecek kişilere ulaşmaya çalıştım, birkaç örnek vereyim, bu tür konular hakkında bilgisi olan ünlü bir psikoloğa(H.K) mail yazdım. Yazdığım mail yollamadan silindi. Daha sonra Duyular Dışı Algılama, Öngörüler ve Evrenin Gizemi (www.evrenindili.com) diye bir site buldum benim gibi bir çok kişi vardı. hemen üye oldum. Giriş yapmam için mailime gönderecekleri şeyi hala bekliyorum. Sanki görülmez bir şey beni bilgi almam için engelliyor gibiydi. Hala buna inanıyorum artık benim gibilere ulaşmak gibi bir derdim yok.
2011 de NLP ile tanıştım. Bu konuyla ilgi cdler izledim. Kısaca kişisel gelişim programıydı. Aynı yıl Manisa'ya ailemi ziyarete gittiğimde kız kardeşimde NLP den bahsediyordu, ama benim izlediğimden çok farklı bir NLP idi. Başka birinin beynine girmekten bahsediyordu. Onun duygularını, düşüncelerini hissetmekten. Bunu arkadaşı Serap yapıyordu, ve anlatırken oldukça heyecanlanıyordu. Serap benimde dükkanda olduğum bir gün oraya geldi.
- Gel bakayım buraya neymiş bu NLP bana bir anlat, diyerek kolundan yukarıya doğru sürükledim.
Bana bunu herkesin yapabileceğini, oğlunu tedavi için götürdüğü psikoloğun tedavi yöntemi olarak uyguladığını anlattı. Üstelik bu kişinin bütün Türkiye'de tanınan tıp doktoru S.A. kızıydı. Serap bana:
-Sende yapabilirsin, herkes yapabilir, Ahu senin buna çok açık olduğunu söyledi,dedi.
Denemek istediğimi ama korktuğumu da söyledim. Sonra bana şunun bunun deyip isimler söylemeye başladılar. Ben:
- Hiç tanımadığım, kendisi ile ilgili geçmişte de hiçbir bilgim olmayan ama sizin tanıdığınız olsun doğruluğunu siz söyleyin, dedim.
Bu kişi Serap'ın kocası olmasına karar verildi. Hiç görmemiştim, hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Serap ve Ahu tanıyordu, söylediklerimin doğruluğunu onaylaya bilirlerdi.
Serap arkama geçti eliyle sırtımı sıvazlarken kulağıma da Rabbimin izniyle diye fısıldayıp kocasının ismini söyledi. Bir kaç saniye sonra yüzüme bir maskenin yaklaştığını gördüm, mask yüzüme yapıştı ve ben maskdan dışarı bakıyor gibiydim hem bendim hem değildim. İlk önce maskı tarif ettim.
-Kalın,gür ve siyah saçları, kaşları, bıyıkları olan biri mi? dedim.
Gülmeye başladılar, Serap anahtarlığını bana uzattı, kocasının resmi vardı.
-İşte bu adamın yüzü mask olarak yüzüme yapıştı, dedim.
Serap karşımda oturmuş, kocasına olan bütün öfkesini, nefreti sayıp dökmeye başladı. Ben cevap veriyordum, bir yandan öfkem arttıkça vücudum uyuşuyor oturduğum koltuğa sanki daha da yapışıyordum. Serap arada gülerek Ahu'ya dönüp:
-Görüyor musun mimiklerine bak, aynı onun verdiği cevaplar, diyor Ahu ise şaşkın bir halde başıyla onaylıyordu.
Vücudumun uyuştuğunu söylediğimde, Serap kocasının sinirlendiğinde böyle olduğunu söylüyordu. Bir ara öfkeyle:
-Elimde olsa ağabeyine komşu olurdum, seni ona her gün şikayet ederdim, dedi.
Birden acı hissettim.
-Bir dakika abisi yaşamıyor değil mi? dedim.
-Evet, bu konuda da kendisini suçluyor dedi.
-Niye diye sordum
- Konya'ya köylerine gidecekmiş son anda vazgeçmiş onun yerine ağabeyi gitmiş ve orada ölmüş dedi.
O anda gördüklerimi söylemeye başladım:
-Bir ev görüyorum kare planda, büyük bir bahçe içinde ev yüksek bahçeden eve merdivenle giriliyor. Bir meydan görüyorum karşıda bir park yada okul bahçesi var, duvarın arkasında seyrek ağaçlar var. Duvarın ön tarafında kalabalık var gençler kavga ediyor güneşli bir gün kavga sırasında yerden toz kalkıyor.
-Akrabası en samimi arkadaşıyla kavga ederken ayırmak için aralarına giriyor, bu arda da bıçaklanıp ölüyor, hiç bir suçu yokken, diye açıklama yapıp bana:
-Katil kim? Diye sordu
-Çok uzakta kalıyor, siyah gömlekli kimse o, dedim.
Sonra arkama geçip aynı şekilde çıkmamı sağladı hepimiz şaşkındık. Bunu bir kez daha denemek istedim. Serap'ın akrabalarından birisi seçildi, dış görünüş olarak sarışındı, karakter olarak ukala kendini beğenmiş biriydi. Bana söylediği şeylerden yada sorduklarından biri şuydu:
-Geçmişi düşününce hiç pişmanlığın var mı?
-Nasıl yani?
Hızlı bir şekilde
-Baban, annen, ablan, kardeşin
-Bir şey hissettim, yavaş yavaş tekrar et,
-Baban...Annen...Ablan
-Annesi yaşamıyor dimi?
-Bir kadın görüyorum saçları kısa ama çok kısa değil omuzlarında, yerde sanki bir şeyden korkup yerde geri geri gidip koltuk yada çekyata dayanmış. Bulunduğu oda karanlık kapının karşısında başka bir oda var gibi orada büyük bir pencere var ben ağaçları görüyorum kapıda olabilir dedim.
-O ev dördüncü kattaydı, evin önündeki ağaçların dalları görünüyordu, dedi. Komiser emeklisiydi kendi silahıyla intihar etti, yada öyle dendi bir sürü araştırma yaptılar ama intihar sonucuna vardılar, dedi.
- Bu bence intihar değil, dedim.
-O zaman katil kim?
- Benim gördüğüm açıdan göremiyorum, yan tarafımda uzun boylu biri var ama gölgede göremiyorum. Aklıma bir şey geldi, beni teyzenin beynine geçmeme yardım et sana kim olduğunu söyleyeyim, dedim.
Kız kardeşim buna karşı çıktı.
-Hayır, anlattıkları beni korkutuyor, ayrıca öğrensen ne olacak sen eniştenden şüpheleniyorsun ama o da öldüğüne göre eline ne geçecek, dedi bunu yapmamızı engelledi.
Serap ve Ahu NLP yi o benim hakkımda ne düşünüyor, bu benim hakkımda ne düşünüyor gibi kullanıyordu. Bir nevi falcılık gibi.
Bense şunu keşfetmiştim doğru sorularla yararlı şeyler yapabilirdim.Yada bu bir polisin işine çok yaraya bilirdi. Yukarıda yazdığım her şey gerçektir.
Artık "DUYU DIŞI ALGILARIMI" durdurmaya çalışmıyorum...
Kahramanmaraş'a döndükten sonra günlerce bu konuyu düşündüm. Serap bana bunu kendin de yapabilirsin demişti. Yaşayan kişiler üzerinde denedim. Maskeyi takmak benim için çok kolaydı, ama çıkarmakta çok zorlandım. Bu da beni çok halsiz ve unutkan yapıyordu.
Not: Doktorların isimlerini kısalttım, onların bilgisi olmadan kullanmak istemediğim için.
Bu konuyla ilgili bir sürü araştırma yaptım, bana yardım edebilecek kişilere ulaşmaya çalıştım, birkaç örnek vereyim, bu tür konular hakkında bilgisi olan ünlü bir psikoloğa(H.K) mail yazdım. Yazdığım mail yollamadan silindi. Daha sonra Duyular Dışı Algılama, Öngörüler ve Evrenin Gizemi (www.evrenindili.com) diye bir site buldum benim gibi bir çok kişi vardı. hemen üye oldum. Giriş yapmam için mailime gönderecekleri şeyi hala bekliyorum. Sanki görülmez bir şey beni bilgi almam için engelliyor gibiydi. Hala buna inanıyorum artık benim gibilere ulaşmak gibi bir derdim yok.
2011 de NLP ile tanıştım. Bu konuyla ilgi cdler izledim. Kısaca kişisel gelişim programıydı. Aynı yıl Manisa'ya ailemi ziyarete gittiğimde kız kardeşimde NLP den bahsediyordu, ama benim izlediğimden çok farklı bir NLP idi. Başka birinin beynine girmekten bahsediyordu. Onun duygularını, düşüncelerini hissetmekten. Bunu arkadaşı Serap yapıyordu, ve anlatırken oldukça heyecanlanıyordu. Serap benimde dükkanda olduğum bir gün oraya geldi.
- Gel bakayım buraya neymiş bu NLP bana bir anlat, diyerek kolundan yukarıya doğru sürükledim.
Bana bunu herkesin yapabileceğini, oğlunu tedavi için götürdüğü psikoloğun tedavi yöntemi olarak uyguladığını anlattı. Üstelik bu kişinin bütün Türkiye'de tanınan tıp doktoru S.A. kızıydı. Serap bana:
-Sende yapabilirsin, herkes yapabilir, Ahu senin buna çok açık olduğunu söyledi,dedi.
Denemek istediğimi ama korktuğumu da söyledim. Sonra bana şunun bunun deyip isimler söylemeye başladılar. Ben:
- Hiç tanımadığım, kendisi ile ilgili geçmişte de hiçbir bilgim olmayan ama sizin tanıdığınız olsun doğruluğunu siz söyleyin, dedim.
Bu kişi Serap'ın kocası olmasına karar verildi. Hiç görmemiştim, hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Serap ve Ahu tanıyordu, söylediklerimin doğruluğunu onaylaya bilirlerdi.
Serap arkama geçti eliyle sırtımı sıvazlarken kulağıma da Rabbimin izniyle diye fısıldayıp kocasının ismini söyledi. Bir kaç saniye sonra yüzüme bir maskenin yaklaştığını gördüm, mask yüzüme yapıştı ve ben maskdan dışarı bakıyor gibiydim hem bendim hem değildim. İlk önce maskı tarif ettim.
-Kalın,gür ve siyah saçları, kaşları, bıyıkları olan biri mi? dedim.
Gülmeye başladılar, Serap anahtarlığını bana uzattı, kocasının resmi vardı.
-İşte bu adamın yüzü mask olarak yüzüme yapıştı, dedim.
Serap karşımda oturmuş, kocasına olan bütün öfkesini, nefreti sayıp dökmeye başladı. Ben cevap veriyordum, bir yandan öfkem arttıkça vücudum uyuşuyor oturduğum koltuğa sanki daha da yapışıyordum. Serap arada gülerek Ahu'ya dönüp:
-Görüyor musun mimiklerine bak, aynı onun verdiği cevaplar, diyor Ahu ise şaşkın bir halde başıyla onaylıyordu.
Vücudumun uyuştuğunu söylediğimde, Serap kocasının sinirlendiğinde böyle olduğunu söylüyordu. Bir ara öfkeyle:
-Elimde olsa ağabeyine komşu olurdum, seni ona her gün şikayet ederdim, dedi.
Birden acı hissettim.
-Bir dakika abisi yaşamıyor değil mi? dedim.
-Evet, bu konuda da kendisini suçluyor dedi.
-Niye diye sordum
- Konya'ya köylerine gidecekmiş son anda vazgeçmiş onun yerine ağabeyi gitmiş ve orada ölmüş dedi.
O anda gördüklerimi söylemeye başladım:
-Bir ev görüyorum kare planda, büyük bir bahçe içinde ev yüksek bahçeden eve merdivenle giriliyor. Bir meydan görüyorum karşıda bir park yada okul bahçesi var, duvarın arkasında seyrek ağaçlar var. Duvarın ön tarafında kalabalık var gençler kavga ediyor güneşli bir gün kavga sırasında yerden toz kalkıyor.
-Akrabası en samimi arkadaşıyla kavga ederken ayırmak için aralarına giriyor, bu arda da bıçaklanıp ölüyor, hiç bir suçu yokken, diye açıklama yapıp bana:
-Katil kim? Diye sordu
-Çok uzakta kalıyor, siyah gömlekli kimse o, dedim.
Sonra arkama geçip aynı şekilde çıkmamı sağladı hepimiz şaşkındık. Bunu bir kez daha denemek istedim. Serap'ın akrabalarından birisi seçildi, dış görünüş olarak sarışındı, karakter olarak ukala kendini beğenmiş biriydi. Bana söylediği şeylerden yada sorduklarından biri şuydu:
-Geçmişi düşününce hiç pişmanlığın var mı?
-Nasıl yani?
Hızlı bir şekilde
-Baban, annen, ablan, kardeşin
-Bir şey hissettim, yavaş yavaş tekrar et,
-Baban...Annen...Ablan
-Annesi yaşamıyor dimi?
-Bir kadın görüyorum saçları kısa ama çok kısa değil omuzlarında, yerde sanki bir şeyden korkup yerde geri geri gidip koltuk yada çekyata dayanmış. Bulunduğu oda karanlık kapının karşısında başka bir oda var gibi orada büyük bir pencere var ben ağaçları görüyorum kapıda olabilir dedim.
-O ev dördüncü kattaydı, evin önündeki ağaçların dalları görünüyordu, dedi. Komiser emeklisiydi kendi silahıyla intihar etti, yada öyle dendi bir sürü araştırma yaptılar ama intihar sonucuna vardılar, dedi.
- Bu bence intihar değil, dedim.
-O zaman katil kim?
- Benim gördüğüm açıdan göremiyorum, yan tarafımda uzun boylu biri var ama gölgede göremiyorum. Aklıma bir şey geldi, beni teyzenin beynine geçmeme yardım et sana kim olduğunu söyleyeyim, dedim.
Kız kardeşim buna karşı çıktı.
-Hayır, anlattıkları beni korkutuyor, ayrıca öğrensen ne olacak sen eniştenden şüpheleniyorsun ama o da öldüğüne göre eline ne geçecek, dedi bunu yapmamızı engelledi.
Serap ve Ahu NLP yi o benim hakkımda ne düşünüyor, bu benim hakkımda ne düşünüyor gibi kullanıyordu. Bir nevi falcılık gibi.
Bense şunu keşfetmiştim doğru sorularla yararlı şeyler yapabilirdim.Yada bu bir polisin işine çok yaraya bilirdi. Yukarıda yazdığım her şey gerçektir.
Artık "DUYU DIŞI ALGILARIMI" durdurmaya çalışmıyorum...
Kahramanmaraş'a döndükten sonra günlerce bu konuyu düşündüm. Serap bana bunu kendin de yapabilirsin demişti. Yaşayan kişiler üzerinde denedim. Maskeyi takmak benim için çok kolaydı, ama çıkarmakta çok zorlandım. Bu da beni çok halsiz ve unutkan yapıyordu.
4 Eylül 2013 Çarşamba
KALPLERİ VE KULAKLARI MÜHÜRLÜ OLANLAR (NAHL/ 108) (BU CADI YİNE BİR ŞEYLERE KARŞI-3)
Biz(annem, kız kardeşim) geçmişte mini etek, askılı gezerken Allah'ın izniyle İslama yönelip kapandık. Hamd olsun ki mühürlerimiz kaldırılmış. Çok tepkiler aldık. Öncelikle kendi yakın akrabalarımızdan. Konu komşudan. Kısaca bir anımı anlatacağım. Kimse kusura bakmasın zaman ve mekan yeri de vereceğim.
Yaklaşık yirmi yıl önce bir pazar günü Manisa' dan Çeşme' ye doğru dolaşmaya gittik. İzmir'i bilen bilir Bornova tarafında Çeşme yönüne döneceğimiz kavşak da radyoda Uğur Mumcu'nun suikaste uğradığı haberini duyar duymaz:
- Bu kim? diye sordum.
Tabi bu da benim cahilliğim. Öncelikle yirmi yıl sonrada olsa ailesine baş sağlığı dilerim. O gün ilk defa adını duydum kim olduğunu öğrendim. Bütün gün Çeşme, Karaburun dolaşıp Manisa'ya geri dönüyorduk. Manisa İzmir yolunu bilen bilir Çiçekli mevkinde bir benzinci vardır restoranı olan adı da Çiçekli olan, her zaman uğradığımız yemek yediğimiz bir yerdi. O gün içeri girdiğimizde bütün gözler bize çevrildi, tv de Uğur Mumcu haberi vardı. Bir bize bir haberlere bakıyorlardı. Hiç bir garson servis için gelmedi, sanki biz yokmuşuz gibi davrandılar. Bakışları hiç unutmuyorum, sanki biz yapmışız gibi bakıyorlardı. belki inat edip otursak linç bile edile bilirdik. DIŞLANMAK nasıl bir şeymiş o gün çok iyi öğrendim.
Ben kapanalı neredeyse yirmibeş yıl olmuş, hala baş örtüsü konuşuluyor. Bizler başımız kapalı olunca beynimizi kapatmıyoruz. Olaylara AT GÖZLÜĞÜ ile bakmıyoruz. Kimseyi dışlamıyoruz. Kimseye baskı yapmıyoruz. Bizde bu vatan da, bu bayrak altında, bu cumhuriyette yaşıyoruz. Bunlar sadece size mi ait? Bunlara bir dış saldırı olsa sizden önce bir koşarız korumak için. Çünkü biz Şehadetin anlamını çok iyi biliriz
Niye bu kadar bizden rahatsızsınız? Bizde sizi korkutan ne var? Bunu gerçekten çok merak ediyorum...
Kabullenmeniz ne kadar zor olsa da Biz Varız.
Kalpleri ve Kulakları Mühürlü Olanlar'ın Rabbim mühürlerini kaldırsın. Ben böyle iyim diyorsanızda:
LEKÜM DÎNÜKÜM VELİYE DÎN (Sizin dininiz size, benim dinim banadır) Bizi rahat bırakın.
Yaklaşık yirmi yıl önce bir pazar günü Manisa' dan Çeşme' ye doğru dolaşmaya gittik. İzmir'i bilen bilir Bornova tarafında Çeşme yönüne döneceğimiz kavşak da radyoda Uğur Mumcu'nun suikaste uğradığı haberini duyar duymaz:
- Bu kim? diye sordum.
Tabi bu da benim cahilliğim. Öncelikle yirmi yıl sonrada olsa ailesine baş sağlığı dilerim. O gün ilk defa adını duydum kim olduğunu öğrendim. Bütün gün Çeşme, Karaburun dolaşıp Manisa'ya geri dönüyorduk. Manisa İzmir yolunu bilen bilir Çiçekli mevkinde bir benzinci vardır restoranı olan adı da Çiçekli olan, her zaman uğradığımız yemek yediğimiz bir yerdi. O gün içeri girdiğimizde bütün gözler bize çevrildi, tv de Uğur Mumcu haberi vardı. Bir bize bir haberlere bakıyorlardı. Hiç bir garson servis için gelmedi, sanki biz yokmuşuz gibi davrandılar. Bakışları hiç unutmuyorum, sanki biz yapmışız gibi bakıyorlardı. belki inat edip otursak linç bile edile bilirdik. DIŞLANMAK nasıl bir şeymiş o gün çok iyi öğrendim.
Ben kapanalı neredeyse yirmibeş yıl olmuş, hala baş örtüsü konuşuluyor. Bizler başımız kapalı olunca beynimizi kapatmıyoruz. Olaylara AT GÖZLÜĞÜ ile bakmıyoruz. Kimseyi dışlamıyoruz. Kimseye baskı yapmıyoruz. Bizde bu vatan da, bu bayrak altında, bu cumhuriyette yaşıyoruz. Bunlar sadece size mi ait? Bunlara bir dış saldırı olsa sizden önce bir koşarız korumak için. Çünkü biz Şehadetin anlamını çok iyi biliriz
Niye bu kadar bizden rahatsızsınız? Bizde sizi korkutan ne var? Bunu gerçekten çok merak ediyorum...
Kabullenmeniz ne kadar zor olsa da Biz Varız.
Kalpleri ve Kulakları Mühürlü Olanlar'ın Rabbim mühürlerini kaldırsın. Ben böyle iyim diyorsanızda:
LEKÜM DÎNÜKÜM VELİYE DÎN (Sizin dininiz size, benim dinim banadır) Bizi rahat bırakın.
1 Ekim 2012 Pazartesi
BU CADI HER ŞEYE KARŞI-2
Oturduğumuz ev, şehrin en yüksek yerlerinde kalıyor. Arka balkonumuzdan bütün şehir, Adana yolu, Gaziantep yolu, uzak dağlara kadar ova her yeri neredeyse görebiliyorum.
Yaklaşık bir ay kadar önce Gaziantep yolu tarafında ovada beyaz beyaz bir şeyler gözüme çarptı. Önce seracılık yapıldığını düşündüm, git gide büyüyünce fabrika inşaatı herhalde dedim. Daha da büyüdü, Kahramanmaraş'da bulunan Germenicia antik kentin kazı çalışmaları sandım. Çıkan mozaikler Zeugma da çıkanlar kadar muhteşem.
Bir gece kızım, görümcem, ben balkonda otururken, görümceme:
-Senin iş yerin o tarafta, şu ışıklandırılmış alanda ne var sen bilirsin, dedim.
-Suriye'den gelen mültecilerin kaldığı çadırlar var,
-Gerçekten mi? Ben niye bilmiyorum bunu
-Yenge sen nerede yaşıyorsun, herkes biliyor, dedi. Gelen kadınları burada Türk erkeklerle evlendireceklermiş, dedi.
Bu evlilik işini anlayamadım. Bir kaç gün önce bir arkadaşımıza oturmaya gittik. Arkadaşım bize eşinin
-Bak Suriye'den gelen kadınlardan birini alırım, diye espiri yaptığını söyledi.
Ben kendimi tutamadım:
-Kim uyduruyor bunları? Diye sordum.
-Onlar buraya ne şartlarda geldiler, sanki hapiste gibi tecrit edilmiş bir halde yaşıyorlar...
Daha söyleyeceklerim vardı, ama diyemedim. Burada yazacağım.
-Onlar buraya ne şartlarla geldiler, nasıl bir zulumden kaçıp her şeylerini bırakıp sadece canlarını alıp bize sığındılar, burada tecrit edilmiş bir halde hapishanedeymiş gibi bir hayata razı oldular.
Ya siz erkekeler! Canlarını , namuslarını emanet ettikleri ülkemin erkekleri ! Siz ülkemin sapıkları diyeceğim, çünkü siz onların namusuna göz diktiniz. Sizce kampta kadınlar sıraya girmiş de almanızı mı bekliyorlar. Onların kocaları, nişanlıları yada sevdikleri yok mu? Neymiş be ülkemin erkekleri! Herkes Bratt Pit, John Deep falan mı sanıyor kendini. Bu ne öz güven. Uçkuru bozuk birkaç ne olduğu bilinmez insanlar işte bu gün size karşıyım.
Canlarını, namuslarını size emanet eden, zulumden kaçan o zavallı kadınlardan gözünüzü çekin. O kadınların yerinde sizin ananız, bacınız, eşiniz, evladınız da olabilir, Unutmayın ki sizin gibi sapıklar da onlara göz dikebilir.
Mülteci Kamplarına girip çıkmayı kim yasakladıysa tebrik etmek istiyorum. Müslümanız diyen ülkemin erkekleri, inancın gereği emanete ihanet edemezsin. Tabi gerçekten Müslüman isen!..
Yaklaşık bir ay kadar önce Gaziantep yolu tarafında ovada beyaz beyaz bir şeyler gözüme çarptı. Önce seracılık yapıldığını düşündüm, git gide büyüyünce fabrika inşaatı herhalde dedim. Daha da büyüdü, Kahramanmaraş'da bulunan Germenicia antik kentin kazı çalışmaları sandım. Çıkan mozaikler Zeugma da çıkanlar kadar muhteşem.
Bir gece kızım, görümcem, ben balkonda otururken, görümceme:
-Senin iş yerin o tarafta, şu ışıklandırılmış alanda ne var sen bilirsin, dedim.
-Suriye'den gelen mültecilerin kaldığı çadırlar var,
-Gerçekten mi? Ben niye bilmiyorum bunu
-Yenge sen nerede yaşıyorsun, herkes biliyor, dedi. Gelen kadınları burada Türk erkeklerle evlendireceklermiş, dedi.
Bu evlilik işini anlayamadım. Bir kaç gün önce bir arkadaşımıza oturmaya gittik. Arkadaşım bize eşinin
-Bak Suriye'den gelen kadınlardan birini alırım, diye espiri yaptığını söyledi.
Ben kendimi tutamadım:
-Kim uyduruyor bunları? Diye sordum.
-Onlar buraya ne şartlarda geldiler, sanki hapiste gibi tecrit edilmiş bir halde yaşıyorlar...
Daha söyleyeceklerim vardı, ama diyemedim. Burada yazacağım.
-Onlar buraya ne şartlarla geldiler, nasıl bir zulumden kaçıp her şeylerini bırakıp sadece canlarını alıp bize sığındılar, burada tecrit edilmiş bir halde hapishanedeymiş gibi bir hayata razı oldular.
Ya siz erkekeler! Canlarını , namuslarını emanet ettikleri ülkemin erkekleri ! Siz ülkemin sapıkları diyeceğim, çünkü siz onların namusuna göz diktiniz. Sizce kampta kadınlar sıraya girmiş de almanızı mı bekliyorlar. Onların kocaları, nişanlıları yada sevdikleri yok mu? Neymiş be ülkemin erkekleri! Herkes Bratt Pit, John Deep falan mı sanıyor kendini. Bu ne öz güven. Uçkuru bozuk birkaç ne olduğu bilinmez insanlar işte bu gün size karşıyım.
Canlarını, namuslarını size emanet eden, zulumden kaçan o zavallı kadınlardan gözünüzü çekin. O kadınların yerinde sizin ananız, bacınız, eşiniz, evladınız da olabilir, Unutmayın ki sizin gibi sapıklar da onlara göz dikebilir.
Mülteci Kamplarına girip çıkmayı kim yasakladıysa tebrik etmek istiyorum. Müslümanız diyen ülkemin erkekleri, inancın gereği emanete ihanet edemezsin. Tabi gerçekten Müslüman isen!..
20 Eylül 2012 Perşembe
NEHİR'DEN SEÇMELER-2
-Anne ingilizce ay ne demek ben biliyorum
-Ne demek?
-Muyn.
....
-Anne kalçam! Kalçam! Çok ağrıyoor!
Bunu söylerken sırtından kaburga kemiklerini tutuyor.
....
Geri dönüşüm ne demek kendi kendine öğrenmiş
-Bu plastik şişeleri atmayalım geri dönüşüme verelim onlarda bize yenisini versin.
-Tamam kızım.
-Baba, Caillou bebeğimi geri dönüşüme verelim, onlarda bana yenisini versin.
Mutfakta oynarken bebeğini ocağın üzerine attı yüzü hafif yandı, bebeğini o şekilde gördükçe dayanamıyor, kendince çaresini bulmuş geri dönüşüme vermek.
....
Van depreminde okulda öğretmeni Kızılayı anlatmış. o gün okuldan gelince bana Kızılay depremde bebeği kurtarmış ona yardım etmiş yemek vermiş, süt vermiş, giysi vermiş diye anlattı. Daha sonra aklına geldikçe anlattı. Üzerinden birkaç ay geçtikten sonra dışarıda olduğumuz bir gece avazının çıktığı kadar bağırmaya başladı
-Anne Kızılay, Kızılay bak, Kızılay!
Ben de kan bağışı toplayan araçlardan gördü diye neredeymiş diye bakınıyordum. Eliyle gökyüzünü gösteriyordu
-Bak burada Kızılay
Yeni doğmuş turuncu dolunayı işaret ediyordu.
...
Bir pazar günü fabrika satış mağazasına gitmiştik. Kapalıydı ben dışarıdan da olsa kumaşları görmek istedim arabadan inince yeni havalanmış bir uçak gördüm. Nehir'e gösterdim. tekrar arabaya binip geri dönerken uçağı takip edemedi.
-Baba uçak ne tarafta tamama gördüm kuzeybatıda!
Uçak güneydoğu tarafındaydı.
...
Televizyonda Kızılderililer ile ilgili belgesel izliyorduk. Konu onların nasıl asimle edilmeye çalıştıklarıyla buna nasıl direnmeleriyle ilgiliydi. Kişileri yada konuları bağlamak için bütün kabilelerin her yıl toplandıkları, geleneksel danslarını yaptıkları görüntüler kullanılmıştı. Onlara baktı baktı:
-İşte kına gecesi diye buna derim ben, dedi.
Van depreminde okulda öğretmeni Kızılayı anlatmış. o gün okuldan gelince bana Kızılay depremde bebeği kurtarmış ona yardım etmiş yemek vermiş, süt vermiş, giysi vermiş diye anlattı. Daha sonra aklına geldikçe anlattı. Üzerinden birkaç ay geçtikten sonra dışarıda olduğumuz bir gece avazının çıktığı kadar bağırmaya başladı
-Anne Kızılay, Kızılay bak, Kızılay!
Ben de kan bağışı toplayan araçlardan gördü diye neredeymiş diye bakınıyordum. Eliyle gökyüzünü gösteriyordu
-Bak burada Kızılay
Yeni doğmuş turuncu dolunayı işaret ediyordu.
...
Bir pazar günü fabrika satış mağazasına gitmiştik. Kapalıydı ben dışarıdan da olsa kumaşları görmek istedim arabadan inince yeni havalanmış bir uçak gördüm. Nehir'e gösterdim. tekrar arabaya binip geri dönerken uçağı takip edemedi.
-Baba uçak ne tarafta tamama gördüm kuzeybatıda!
Uçak güneydoğu tarafındaydı.
...
Televizyonda Kızılderililer ile ilgili belgesel izliyorduk. Konu onların nasıl asimle edilmeye çalıştıklarıyla buna nasıl direnmeleriyle ilgiliydi. Kişileri yada konuları bağlamak için bütün kabilelerin her yıl toplandıkları, geleneksel danslarını yaptıkları görüntüler kullanılmıştı. Onlara baktı baktı:
-İşte kına gecesi diye buna derim ben, dedi.
16 Temmuz 2012 Pazartesi
HAYATIM KOMEDİ-4
NAZİLLİ MACERALARIM
Nazilli Aydın'ın o zamanlar küçük, şimdi ise oldukça büyük bir ilçesidir. Orada ilk kalmaya başladığımda sanırım üç, üçbuçuk yaşlarındaydım. Büyükannemin evi İzmir-Denizli yolunun hemen altında kalıyordu. Karşı taraftaki evlerin hem o sokağa hemde İzmir-Denizli yoluna bakan kapıları vardı. Şimdi o sırada ki bütün evler yıkıldığı için büyükannemin evi cadde üzerinde oldu.
Aslında ben tarif ederken Nazilli'liler evin nerede olduğunu çok iyi bilecekler gıdıgıdının orta durağındaydı ev ben evin penceresinden durakta bekleyenleri çok iyi görüyordum. Gıdıgıdının ne olduğunu bilmeyenler için açıklayayım, dokuma fabrikasına işçileri taşımak için yapılmış bir yada iki vagonlu tren. Sadece işçiler değil bütün halk binerdi. O zamanlar şehir içi toplu taşıma aracı benim bildiğim bir o vardı, üstelikde bedavaydı. İstasyondan kalkar, büyükannemin evinin orada yolcu indirir yada alır, dokuma fabrikasının bahçesinde tur biterdi. Onun her geçişi benim için eğlenceydi.
Büyükannemin eviyle teyzemin evi (annemin teyzesi) yan yanaydı , ama bahçeleri ortaktı. Genelde büyükannemin sokak kapısı kullanılırdı. Sadece eniştem her zaman kendi evinin kapısını kullanırdı. Büyükannem oldukça otoriter, sadece onun doğruları olan osmanlı kadınıydı. Anneannem de aynı onun gibidir, annemde... Ben değilim, bu yaştan sonrada sanırım olamayacağım. Yıllarca bana Polyana'yı oynamayı bırak, dediler, bırakamadım. Sanırım kendime rol model büyük teyzemi almışım farkında olmadan, iyi ki de öyle yapmışım.Teyzem yumuşacık her şeye iyi niyetle bakan bütün çocuklarını okutan (üç kızı öğretmen bir oğlu deniz subayı), gerçekten Polyana gibi bir kadındı. Eniştem de aksi bir adamdı.
Bahçenin üzeri asmayla kapatılmış bölümü ortak kullanılan tek yeriydi, akşamları tulumbadan su çekilerek beton yıkanır hasır serilir üzerinde akşam yemeği yenirdi. O bölümden bir basamak inilerek dar bir beton yol vardı, yolun sonunda mutfak dedikleri iki oda vardı. Bu odaları ayrıca anlatacağım.Yolun sağına büyük annem soğan, sarmısak, biber, domates gibi şeyle ekerdi. Solunda nar ağacı incir ağacı ve eniştemin kümesi vardı. Tabi ki çok kıymetli tavukları. Akşam yemeği için tavuk pişirilecekse enişteme söylenir, eniştem kümesin girer tavukların peşinden koşuşturur bizde onun bu çabasını dışarıdan izlerdik. Ben eğlendiğim için izlerdim, diğerleriyse kesim sonrası işler için beklerdi. Genelde kümesten kan ter içinde eli boş çıkardı.
-Yakalanmıyor keraneciler, (ağzından çıkan en kötü söz sadece buydu ve çok kullanrdı) derdi.
Yakalayamadığı için değil, kıyamadığından yakalamazdı bence. Elini yüzünü yıkar, tavuk almaya giderdi. Teyzemin en büyük torunu olan Jülide'ye (benden iki yaş küçüktür) kaç dedesi olduğu sorulduğunda,
-İki dedem var, Biri komiser dedem, birde keraneci dedem, derdi. Yanlış bilmiyorsam baba dedesi İzmir emniyet müdürüydü.
Ben genelde bahçede oynardım, sokak da oynamama çok az izin verilirdi. Bahçede her gün kendimce maceralar yaşardım. Mutfak denilen odaların biri sadece çamaşır yıkamak için kullanılırdı.Bir köşede talaş yığını vardı içlerinde formika parçaları olurdu. Saatlerce onları aradım, diğerinde eski okul kitapları vardı.Orası dahada eğlenceliydi kitapları karıştırır dururdum. Aklımda kalan Artemis heykelinin fotoğrafı olan kitap. En çok o ilgimi çekerdi. Minnoş vardı birde. Semra teyzemin kül rengi kedisi. (Teyzemin en küçük kızıdır, Semra teyzem.) Minnoşla da çok oynardım. Bir sürü yavrusunu gördüm, bir keresinde kar beyaz yavrusu oldu, onun adı pamuktu, bir keresinde siyahları çok yavrusu oldu onun adı da arap tı en uzun o yaşadı. Yavrular her seferinde ölünce Semra teyzem küs oldukları yan komşularının yavruları zehirlediğini düşünürdü. Minnoşu niye zehirlemiyordu bilmiyorum.
Aynı sokak da anneannemin amcasının oğlu da oturuyordu, yaşı büyükannemle hemen hemen aynıydı. Mutiş amcam, Hulusi Kentmen gibi bir adamda tonton dede öyle bıyıklar, iki torununa bakıyorlardı. Anneleri yoktu babaları Almanya da çalışıyordu. Kız torunu benden bir gün küçüktü, bunu benden bir gün küçük olduğu için bayramda elimi öptürüp birde para verdiğim için yazmam gerekiyordu. Yaseminciğim bunu bana hatırlattı, üstelik bunu hatırlatırken çok utanıyorum bunu para için yaptığımdan demişti. Bende sen niye utanıyorsun ben utanmalıyım büyüklük tasladığım için demiştim. Çok güzeldi, Ayşecik'e benzetirdim onu hala çok güzel. Abisi ona küçükken çok kızardı. O da abisinden çok korkardı. Ben Bülent abinin yüzünü o yaşlarda hiç hatırlamıyorum sanırım bizi pek adam yerine koymadığından bizimle oynamıyordu. Babannesi Zarife yengem bizim çok kahrımızı çekmişti.
Bu sokak o kadar renkli insanlarla doluydu ki, burada belli bir yaşa kadar yaşadığım için kendimi çok şanslı buluyorum. Bir de iyi gözlem yapa biliyordum, hala daha öyleyim. Komşularımızdan biraz bahsedeceğim. Şeküre teyze karşı evde oturuyordu, onun bahçesinde takunyalarıyla tıkır tıkır yürüdüğünü duyardım. Kendisi çok güzel ve gençti, kocası ise tam tersine yaşlı ve çirkin. Bir oğulları vardı Ergun,benim yaşımda ve hep doktor olmayı hayal eden. Maalesef olamadı, onaltı yaşında vefaat etti. Sepetçiler vardı, onlardan hiç imsenin adını bilmiyorum, konuşurken sepetçi teyze sepetçi abla derdim. Evlerinde sepet örüp satarlardı. Bazen onlara gider sepet örmelerini seyrederdim. Bana da küçük bir sepet yapmışlardı, o zamandan beri sepetleri çok severim, örenlerde hayranımdır. Denizli'li bir komşumuz adlarını hatırlayamıyorum, onların yanında Halime teyzeler, sokağın sonun da Türkan hanımlar, onun torunu Sevtap vardı benden üç, dört yaş büyük çok güzeldi, o da İngiltere'ye gelin gitti. Büyükannem onlara gitmeme pek izin vermezdi, Sevtap gelip izin alıp beni götürdüğünde de burnumdan gelirdi. Onların İsrailden göç ettiklerini duydum doğrumu bilmiyorum. Büyükannemin neden izin vermediğini büyüyünce öğrenebildim. Yasemin'in annesi iki çocuğunu bırakıp Sevtap'ın dayısıyla kaçmış.Yaseminler de akrabamızdı.
Büyükannemin evinin solunda iki katlı kocaman bir ev vardı, bahçeden saatlerce evi seyrederdim. Üst katında oturanların çok zengin olduğunu düşünürdüm, çünkü camekanlı kapılaı vardı kare şeklinde camlar, ama b azıları mavi yeşil kırmızıydı. İşte bu rast gele yerleştirilmiş renkli camlar yüzünden onlar zengindi. Teyzemlerin yan tarafında Nazlı hanım teyze, daha sonra Konya'lılar oturuyordu. Ben onlardan korkuyordum, annelerinin kalın bir sesi vardı dövecekmiş gibi konuşurdu, evde o zamanlar yirmili yaşlarda oğulları vardı, onlardan biri korkum geçsin diye bana takunya almıştı. Ben takunyayı aldım yine kaçtım. Yıllar sonra mütahitlikle uğraştıklarından büyükannemle, teyzemin evini yıkıp yerine apartman yaptılar. Şimdi düşünüyorum da bizim ufaklığın yabaniliği bana çekmiş sanırım. Sonra Şaban Efendinin evi, Melek teyzenin evi, Yaseminlerin evi.
Bir kaç kişiden daha söz etmeliyim, Hadiye hanım, ufak tefek, kısa kesilmiş beyaz saçları olan ve yazın şemsiye ile dolaşan, sanki İstanbul sosyetesi gibi davranmaya çalışan biri. Bana konuşmaları davranışları çok yapmacık gelirdi. Ve hayatımın unutulmaz kötü kadını Makbule... Kadıncağızın bir kötülüğünü görmedim aslında, sokaktaki herkes çocuğunu onunla korkuturdu.
-Makbule gelsin seni ona vereceğim, sen çok yaramaz oldun artık.
-Makbule çocukları ne yapıyor biliyor musun? Kocaman bir kazanı var onun içinde pişiriyor, vs. vs.
Makbule sokağın başında göründüğünde sokakta çocuk kalmazdı. Liseye gittiğim sıralardı herhalde teyzeme Makbule'yi sordum. Öldüğünü söyledi.
-Desene teyzeciğim çocuklar artık kurtuldu.
Teyzem gülümsedi
-Yo işi kızı devraldı şimdi o korkutuyor, dedi.
Padişahlık gibi anneden kıza devreden bir meslek, korkutuculuk...
Sanırım çevre şartları, komşuları yeteri kadar anlattım. Artık maceraları yazabilirim.
Nazilli Aydın'ın o zamanlar küçük, şimdi ise oldukça büyük bir ilçesidir. Orada ilk kalmaya başladığımda sanırım üç, üçbuçuk yaşlarındaydım. Büyükannemin evi İzmir-Denizli yolunun hemen altında kalıyordu. Karşı taraftaki evlerin hem o sokağa hemde İzmir-Denizli yoluna bakan kapıları vardı. Şimdi o sırada ki bütün evler yıkıldığı için büyükannemin evi cadde üzerinde oldu.
Aslında ben tarif ederken Nazilli'liler evin nerede olduğunu çok iyi bilecekler gıdıgıdının orta durağındaydı ev ben evin penceresinden durakta bekleyenleri çok iyi görüyordum. Gıdıgıdının ne olduğunu bilmeyenler için açıklayayım, dokuma fabrikasına işçileri taşımak için yapılmış bir yada iki vagonlu tren. Sadece işçiler değil bütün halk binerdi. O zamanlar şehir içi toplu taşıma aracı benim bildiğim bir o vardı, üstelikde bedavaydı. İstasyondan kalkar, büyükannemin evinin orada yolcu indirir yada alır, dokuma fabrikasının bahçesinde tur biterdi. Onun her geçişi benim için eğlenceydi.
Büyükannemin eviyle teyzemin evi (annemin teyzesi) yan yanaydı , ama bahçeleri ortaktı. Genelde büyükannemin sokak kapısı kullanılırdı. Sadece eniştem her zaman kendi evinin kapısını kullanırdı. Büyükannem oldukça otoriter, sadece onun doğruları olan osmanlı kadınıydı. Anneannem de aynı onun gibidir, annemde... Ben değilim, bu yaştan sonrada sanırım olamayacağım. Yıllarca bana Polyana'yı oynamayı bırak, dediler, bırakamadım. Sanırım kendime rol model büyük teyzemi almışım farkında olmadan, iyi ki de öyle yapmışım.Teyzem yumuşacık her şeye iyi niyetle bakan bütün çocuklarını okutan (üç kızı öğretmen bir oğlu deniz subayı), gerçekten Polyana gibi bir kadındı. Eniştem de aksi bir adamdı.
Bahçenin üzeri asmayla kapatılmış bölümü ortak kullanılan tek yeriydi, akşamları tulumbadan su çekilerek beton yıkanır hasır serilir üzerinde akşam yemeği yenirdi. O bölümden bir basamak inilerek dar bir beton yol vardı, yolun sonunda mutfak dedikleri iki oda vardı. Bu odaları ayrıca anlatacağım.Yolun sağına büyük annem soğan, sarmısak, biber, domates gibi şeyle ekerdi. Solunda nar ağacı incir ağacı ve eniştemin kümesi vardı. Tabi ki çok kıymetli tavukları. Akşam yemeği için tavuk pişirilecekse enişteme söylenir, eniştem kümesin girer tavukların peşinden koşuşturur bizde onun bu çabasını dışarıdan izlerdik. Ben eğlendiğim için izlerdim, diğerleriyse kesim sonrası işler için beklerdi. Genelde kümesten kan ter içinde eli boş çıkardı.
-Yakalanmıyor keraneciler, (ağzından çıkan en kötü söz sadece buydu ve çok kullanrdı) derdi.
Yakalayamadığı için değil, kıyamadığından yakalamazdı bence. Elini yüzünü yıkar, tavuk almaya giderdi. Teyzemin en büyük torunu olan Jülide'ye (benden iki yaş küçüktür) kaç dedesi olduğu sorulduğunda,
-İki dedem var, Biri komiser dedem, birde keraneci dedem, derdi. Yanlış bilmiyorsam baba dedesi İzmir emniyet müdürüydü.
Ben genelde bahçede oynardım, sokak da oynamama çok az izin verilirdi. Bahçede her gün kendimce maceralar yaşardım. Mutfak denilen odaların biri sadece çamaşır yıkamak için kullanılırdı.Bir köşede talaş yığını vardı içlerinde formika parçaları olurdu. Saatlerce onları aradım, diğerinde eski okul kitapları vardı.Orası dahada eğlenceliydi kitapları karıştırır dururdum. Aklımda kalan Artemis heykelinin fotoğrafı olan kitap. En çok o ilgimi çekerdi. Minnoş vardı birde. Semra teyzemin kül rengi kedisi. (Teyzemin en küçük kızıdır, Semra teyzem.) Minnoşla da çok oynardım. Bir sürü yavrusunu gördüm, bir keresinde kar beyaz yavrusu oldu, onun adı pamuktu, bir keresinde siyahları çok yavrusu oldu onun adı da arap tı en uzun o yaşadı. Yavrular her seferinde ölünce Semra teyzem küs oldukları yan komşularının yavruları zehirlediğini düşünürdü. Minnoşu niye zehirlemiyordu bilmiyorum.
Aynı sokak da anneannemin amcasının oğlu da oturuyordu, yaşı büyükannemle hemen hemen aynıydı. Mutiş amcam, Hulusi Kentmen gibi bir adamda tonton dede öyle bıyıklar, iki torununa bakıyorlardı. Anneleri yoktu babaları Almanya da çalışıyordu. Kız torunu benden bir gün küçüktü, bunu benden bir gün küçük olduğu için bayramda elimi öptürüp birde para verdiğim için yazmam gerekiyordu. Yaseminciğim bunu bana hatırlattı, üstelik bunu hatırlatırken çok utanıyorum bunu para için yaptığımdan demişti. Bende sen niye utanıyorsun ben utanmalıyım büyüklük tasladığım için demiştim. Çok güzeldi, Ayşecik'e benzetirdim onu hala çok güzel. Abisi ona küçükken çok kızardı. O da abisinden çok korkardı. Ben Bülent abinin yüzünü o yaşlarda hiç hatırlamıyorum sanırım bizi pek adam yerine koymadığından bizimle oynamıyordu. Babannesi Zarife yengem bizim çok kahrımızı çekmişti.
Bu sokak o kadar renkli insanlarla doluydu ki, burada belli bir yaşa kadar yaşadığım için kendimi çok şanslı buluyorum. Bir de iyi gözlem yapa biliyordum, hala daha öyleyim. Komşularımızdan biraz bahsedeceğim. Şeküre teyze karşı evde oturuyordu, onun bahçesinde takunyalarıyla tıkır tıkır yürüdüğünü duyardım. Kendisi çok güzel ve gençti, kocası ise tam tersine yaşlı ve çirkin. Bir oğulları vardı Ergun,benim yaşımda ve hep doktor olmayı hayal eden. Maalesef olamadı, onaltı yaşında vefaat etti. Sepetçiler vardı, onlardan hiç imsenin adını bilmiyorum, konuşurken sepetçi teyze sepetçi abla derdim. Evlerinde sepet örüp satarlardı. Bazen onlara gider sepet örmelerini seyrederdim. Bana da küçük bir sepet yapmışlardı, o zamandan beri sepetleri çok severim, örenlerde hayranımdır. Denizli'li bir komşumuz adlarını hatırlayamıyorum, onların yanında Halime teyzeler, sokağın sonun da Türkan hanımlar, onun torunu Sevtap vardı benden üç, dört yaş büyük çok güzeldi, o da İngiltere'ye gelin gitti. Büyükannem onlara gitmeme pek izin vermezdi, Sevtap gelip izin alıp beni götürdüğünde de burnumdan gelirdi. Onların İsrailden göç ettiklerini duydum doğrumu bilmiyorum. Büyükannemin neden izin vermediğini büyüyünce öğrenebildim. Yasemin'in annesi iki çocuğunu bırakıp Sevtap'ın dayısıyla kaçmış.Yaseminler de akrabamızdı.
Büyükannemin evinin solunda iki katlı kocaman bir ev vardı, bahçeden saatlerce evi seyrederdim. Üst katında oturanların çok zengin olduğunu düşünürdüm, çünkü camekanlı kapılaı vardı kare şeklinde camlar, ama b azıları mavi yeşil kırmızıydı. İşte bu rast gele yerleştirilmiş renkli camlar yüzünden onlar zengindi. Teyzemlerin yan tarafında Nazlı hanım teyze, daha sonra Konya'lılar oturuyordu. Ben onlardan korkuyordum, annelerinin kalın bir sesi vardı dövecekmiş gibi konuşurdu, evde o zamanlar yirmili yaşlarda oğulları vardı, onlardan biri korkum geçsin diye bana takunya almıştı. Ben takunyayı aldım yine kaçtım. Yıllar sonra mütahitlikle uğraştıklarından büyükannemle, teyzemin evini yıkıp yerine apartman yaptılar. Şimdi düşünüyorum da bizim ufaklığın yabaniliği bana çekmiş sanırım. Sonra Şaban Efendinin evi, Melek teyzenin evi, Yaseminlerin evi.
Bir kaç kişiden daha söz etmeliyim, Hadiye hanım, ufak tefek, kısa kesilmiş beyaz saçları olan ve yazın şemsiye ile dolaşan, sanki İstanbul sosyetesi gibi davranmaya çalışan biri. Bana konuşmaları davranışları çok yapmacık gelirdi. Ve hayatımın unutulmaz kötü kadını Makbule... Kadıncağızın bir kötülüğünü görmedim aslında, sokaktaki herkes çocuğunu onunla korkuturdu.
-Makbule gelsin seni ona vereceğim, sen çok yaramaz oldun artık.
-Makbule çocukları ne yapıyor biliyor musun? Kocaman bir kazanı var onun içinde pişiriyor, vs. vs.
Makbule sokağın başında göründüğünde sokakta çocuk kalmazdı. Liseye gittiğim sıralardı herhalde teyzeme Makbule'yi sordum. Öldüğünü söyledi.
-Desene teyzeciğim çocuklar artık kurtuldu.
Teyzem gülümsedi
-Yo işi kızı devraldı şimdi o korkutuyor, dedi.
Padişahlık gibi anneden kıza devreden bir meslek, korkutuculuk...
Sanırım çevre şartları, komşuları yeteri kadar anlattım. Artık maceraları yazabilirim.
21 Mayıs 2012 Pazartesi
HAYATIM KOMEDİ-3
İki buçuk, üç yaşıma kadar olanları hatırlamıyorum. Sadece annemin anlattığı bir kaç anısı var. Babacığımla saklambaç oynarken babamın elbise dolabından çıkarken pijamasını yırtması, sandık üstündeki yatak yorganla birlikte düşmesi, uyuyor numarası yapan babamı uyandırmak için kulağına parmağımı sokup"ili ili" (ne demekse) demem. Her pazara gittiklerinde benim kapı arkasına saklanarak, limonu kabuklarıyla yemeye başlamam, bir iftar vakti o zamanlar çok sevdiğim kurufasulye yemeğini görünce anne lop (bu kuru fasulye demek) diye yemek tepsisinin içine yürüyüp kafamdan aşağıya kurufasülye olmam gibi anılar.
Yine aynı döneme çamura yatmalarım var. Bu mecazi anlamda değil gerçek anlamda çamura yatma. Bunu iki kişi için yaparmışım. Birincisi babam için, işe giderken, antremana giderken, çarşıya giderken beni götürmüyor diye kapının önünden akan pis suların içine kendimi atar debelenirmişim. Birde bozacı için. Yaşlı bir amcaymış bozacı, hergün pencere kenarında bekler, yarım çay bardağı bozayı içermişim. İçemediğim günler çamurun içindeymişim. O kapı önünden geçen suyu görmenizi isterdim. İğrençti. Ben annemin yerinde olsam ne yapardım bilemiyorum.
Önce babamın daha sonra annemin Almanya'ya gidişi ve benim annemin annneannesinin yanına gitmemle artık anılarım başladı. O yol Nazilli deki ilk gecem hepsini hatırlıyorum.
O dönemlerde hiç sevmediğim bir şey vardı, fotoğraf çekilmek. Aksi gibi dayımda bir fotoğrafcılık merakı başlamıştı. Gerçi fotoğraf çektirmeyi hala sevmem, sebebini de hala bulamadım. Uzun bir süre sanırım orta okula kadar güler yüzlü fotoğrafım sayılı. genelde bir karış surat, daha çok ağlarken hatta boğulur gibi yada kusar gibi öksürürken. Fotoğraf konusunda bir anımı daha yazacağım, Bundan dört yıl kadar önceydi sanırım kız kardeşimle msn den görüşüyorduk birden:
- Ahsen senin fotoğrafın internette dedi. Birden saçlarım diken diken odu.
- Nasıl yani dedim.
-Baya biri kendi facende senin fotoğrafını yayınlamış dedi
-Kimmiş o, sen nasıl gördün dedim.
Bana isim verdi, verdiği isim liseden bir sınıf arkadaşımdı, nasıl görebileceğimi söyledi. Bende gördüm, lise birinci sınıfta toplu halde sınıfça ve sınıf öğretmeniyle çekilmiş fotoğraf. İşin garip tarafı kendimi bulmakta zorlandım.
-Ahu ben neredeyim?
-Nurdan'ın yanındasın
Gülmeye başladık, çünkü herkes objektife bakarken Nurdan ve ben kar topu yapmaya çalışıyoruz. Nurdan yarım bense neredeyse arkam dönük bir fotoğraf.
-Kar mı görüyoruz her zaman erimeden oynayayım demişim, dedim.
Aynı şekilde ben erkek kardeşime söyledim. Onun verdiği ilk tepki şu oldu
-Kim o kavat ?
Nasıl bakacağını söyledim.Onlar ailecek fotoğrafa bakmışlar eşi :
-Ablam nerede Alphan? demiş
-Nurdan abla burada olduğuna göre arkası dönük olan da bizimki demiş.
Yine aynı döneme çamura yatmalarım var. Bu mecazi anlamda değil gerçek anlamda çamura yatma. Bunu iki kişi için yaparmışım. Birincisi babam için, işe giderken, antremana giderken, çarşıya giderken beni götürmüyor diye kapının önünden akan pis suların içine kendimi atar debelenirmişim. Birde bozacı için. Yaşlı bir amcaymış bozacı, hergün pencere kenarında bekler, yarım çay bardağı bozayı içermişim. İçemediğim günler çamurun içindeymişim. O kapı önünden geçen suyu görmenizi isterdim. İğrençti. Ben annemin yerinde olsam ne yapardım bilemiyorum.
Önce babamın daha sonra annemin Almanya'ya gidişi ve benim annemin annneannesinin yanına gitmemle artık anılarım başladı. O yol Nazilli deki ilk gecem hepsini hatırlıyorum.
O dönemlerde hiç sevmediğim bir şey vardı, fotoğraf çekilmek. Aksi gibi dayımda bir fotoğrafcılık merakı başlamıştı. Gerçi fotoğraf çektirmeyi hala sevmem, sebebini de hala bulamadım. Uzun bir süre sanırım orta okula kadar güler yüzlü fotoğrafım sayılı. genelde bir karış surat, daha çok ağlarken hatta boğulur gibi yada kusar gibi öksürürken. Fotoğraf konusunda bir anımı daha yazacağım, Bundan dört yıl kadar önceydi sanırım kız kardeşimle msn den görüşüyorduk birden:
- Ahsen senin fotoğrafın internette dedi. Birden saçlarım diken diken odu.
- Nasıl yani dedim.
-Baya biri kendi facende senin fotoğrafını yayınlamış dedi
-Kimmiş o, sen nasıl gördün dedim.
Bana isim verdi, verdiği isim liseden bir sınıf arkadaşımdı, nasıl görebileceğimi söyledi. Bende gördüm, lise birinci sınıfta toplu halde sınıfça ve sınıf öğretmeniyle çekilmiş fotoğraf. İşin garip tarafı kendimi bulmakta zorlandım.
-Ahu ben neredeyim?
-Nurdan'ın yanındasın
Gülmeye başladık, çünkü herkes objektife bakarken Nurdan ve ben kar topu yapmaya çalışıyoruz. Nurdan yarım bense neredeyse arkam dönük bir fotoğraf.
-Kar mı görüyoruz her zaman erimeden oynayayım demişim, dedim.
Aynı şekilde ben erkek kardeşime söyledim. Onun verdiği ilk tepki şu oldu
-Kim o kavat ?
Nasıl bakacağını söyledim.Onlar ailecek fotoğrafa bakmışlar eşi :
-Ablam nerede Alphan? demiş
-Nurdan abla burada olduğuna göre arkası dönük olan da bizimki demiş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
