1 Ekim 2012 Pazartesi

BU CADI HER ŞEYE KARŞI-2

   Oturduğumuz ev, şehrin en yüksek yerlerinde kalıyor. Arka balkonumuzdan bütün şehir, Adana yolu, Gaziantep yolu, uzak dağlara kadar ova her yeri neredeyse görebiliyorum.
   Yaklaşık bir ay kadar önce Gaziantep yolu tarafında  ovada beyaz beyaz bir şeyler gözüme çarptı. Önce seracılık yapıldığını düşündüm, git gide büyüyünce fabrika inşaatı herhalde dedim. Daha da büyüdü, Kahramanmaraş'da bulunan Germenicia antik kentin kazı çalışmaları sandım. Çıkan mozaikler Zeugma da çıkanlar kadar muhteşem.
   Bir gece kızım, görümcem, ben balkonda otururken, görümceme:
   -Senin iş yerin o tarafta, şu ışıklandırılmış alanda ne var sen bilirsin, dedim.
   -Suriye'den gelen mültecilerin kaldığı çadırlar var,
   -Gerçekten mi? Ben niye bilmiyorum bunu
   -Yenge sen nerede yaşıyorsun, herkes biliyor, dedi. Gelen kadınları burada Türk erkeklerle evlendireceklermiş, dedi.
   Bu evlilik işini anlayamadım. Bir kaç gün önce bir arkadaşımıza oturmaya gittik. Arkadaşım bize eşinin
   -Bak Suriye'den gelen kadınlardan birini alırım, diye espiri yaptığını söyledi.
Ben kendimi tutamadım:
   -Kim uyduruyor bunları? Diye sordum.
   -Onlar buraya ne şartlarda geldiler, sanki hapiste gibi tecrit edilmiş bir halde yaşıyorlar...
Daha söyleyeceklerim vardı, ama diyemedim. Burada yazacağım.
   -Onlar buraya ne şartlarla geldiler, nasıl bir zulumden kaçıp her şeylerini bırakıp sadece canlarını alıp bize sığındılar, burada tecrit edilmiş bir halde hapishanedeymiş gibi bir hayata razı oldular.
   Ya siz erkekeler! Canlarını , namuslarını emanet ettikleri ülkemin erkekleri ! Siz ülkemin sapıkları diyeceğim, çünkü siz onların namusuna göz diktiniz. Sizce kampta kadınlar sıraya girmiş de almanızı mı bekliyorlar. Onların kocaları, nişanlıları yada sevdikleri yok mu? Neymiş be ülkemin erkekleri! Herkes Bratt Pit, John Deep falan mı sanıyor kendini. Bu ne öz güven. Uçkuru bozuk birkaç ne olduğu bilinmez insanlar işte bu gün size karşıyım.
    Canlarını, namuslarını size emanet eden, zulumden kaçan o zavallı kadınlardan gözünüzü çekin. O kadınların yerinde sizin ananız, bacınız, eşiniz, evladınız da olabilir, Unutmayın ki sizin gibi sapıklar da onlara göz dikebilir.
    Mülteci Kamplarına girip çıkmayı kim yasakladıysa tebrik etmek istiyorum. Müslümanız diyen ülkemin erkekleri, inancın gereği emanete ihanet edemezsin. Tabi gerçekten Müslüman isen!..
 

20 Eylül 2012 Perşembe

NEHİR'DEN SEÇMELER-2

   -Anne ingilizce ay ne demek ben biliyorum
   -Ne demek?
   -Muyn.
....
   -Anne kalçam! Kalçam! Çok ağrıyoor!
Bunu söylerken sırtından kaburga kemiklerini tutuyor.
.... 
   Geri dönüşüm ne demek kendi kendine öğrenmiş
   -Bu plastik şişeleri atmayalım geri dönüşüme verelim onlarda bize yenisini versin.
   -Tamam kızım.
   -Baba, Caillou  bebeğimi geri dönüşüme verelim, onlarda bana yenisini versin.
Mutfakta oynarken bebeğini ocağın üzerine attı yüzü hafif yandı, bebeğini o şekilde gördükçe dayanamıyor, kendince çaresini bulmuş geri dönüşüme vermek.
....
   Van depreminde okulda öğretmeni Kızılayı anlatmış. o gün okuldan gelince bana Kızılay depremde bebeği kurtarmış ona yardım etmiş yemek vermiş, süt vermiş, giysi vermiş diye anlattı. Daha sonra aklına geldikçe anlattı. Üzerinden birkaç ay geçtikten sonra dışarıda olduğumuz bir gece avazının çıktığı kadar bağırmaya başladı
   -Anne Kızılay, Kızılay bak,  Kızılay!
Ben de kan bağışı toplayan araçlardan gördü diye neredeymiş diye bakınıyordum. Eliyle gökyüzünü gösteriyordu
   -Bak burada Kızılay
Yeni doğmuş turuncu dolunayı işaret ediyordu.
...
     Bir pazar günü fabrika satış mağazasına gitmiştik. Kapalıydı ben dışarıdan da olsa kumaşları görmek istedim arabadan inince yeni havalanmış bir uçak gördüm. Nehir'e gösterdim. tekrar arabaya binip geri dönerken uçağı takip edemedi.
    -Baba uçak ne tarafta tamama gördüm kuzeybatıda!
Uçak güneydoğu tarafındaydı.
...
   Televizyonda Kızılderililer ile ilgili belgesel izliyorduk. Konu onların nasıl asimle edilmeye çalıştıklarıyla buna nasıl direnmeleriyle ilgiliydi. Kişileri yada konuları bağlamak için bütün kabilelerin  her yıl toplandıkları, geleneksel danslarını yaptıkları görüntüler kullanılmıştı. Onlara baktı baktı:
   -İşte kına gecesi diye buna derim ben, dedi.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

HAYATIM KOMEDİ-4

   NAZİLLİ MACERALARIM
   Nazilli  Aydın'ın o zamanlar küçük, şimdi ise oldukça büyük bir ilçesidir. Orada ilk kalmaya başladığımda sanırım üç, üçbuçuk yaşlarındaydım. Büyükannemin evi İzmir-Denizli yolunun hemen altında kalıyordu.  Karşı taraftaki evlerin  hem o sokağa hemde İzmir-Denizli yoluna bakan kapıları vardı. Şimdi o sırada ki bütün evler yıkıldığı için büyükannemin evi cadde üzerinde oldu.
   Aslında ben tarif ederken Nazilli'liler evin nerede olduğunu çok iyi bilecekler gıdıgıdının orta durağındaydı ev ben evin penceresinden durakta bekleyenleri çok iyi görüyordum. Gıdıgıdının  ne olduğunu bilmeyenler için açıklayayım, dokuma fabrikasına işçileri taşımak için yapılmış bir yada iki vagonlu tren. Sadece işçiler değil bütün halk binerdi. O zamanlar şehir içi toplu taşıma aracı benim bildiğim bir o vardı, üstelikde bedavaydı. İstasyondan kalkar, büyükannemin evinin orada yolcu indirir yada alır, dokuma fabrikasının bahçesinde tur biterdi. Onun her geçişi benim için eğlenceydi.
   Büyükannemin eviyle teyzemin evi (annemin teyzesi) yan yanaydı , ama bahçeleri ortaktı. Genelde büyükannemin sokak kapısı kullanılırdı. Sadece eniştem her zaman kendi evinin kapısını kullanırdı. Büyükannem oldukça otoriter, sadece onun doğruları olan osmanlı kadınıydı. Anneannem de aynı onun gibidir, annemde... Ben değilim, bu yaştan sonrada sanırım olamayacağım. Yıllarca bana Polyana'yı oynamayı bırak, dediler, bırakamadım. Sanırım kendime rol model büyük teyzemi almışım farkında olmadan, iyi ki de öyle yapmışım.Teyzem yumuşacık her şeye iyi niyetle bakan bütün çocuklarını okutan (üç kızı öğretmen bir oğlu deniz subayı), gerçekten Polyana gibi bir kadındı. Eniştem de aksi bir adamdı.
   Bahçenin üzeri asmayla kapatılmış bölümü ortak kullanılan tek yeriydi, akşamları tulumbadan su çekilerek beton yıkanır hasır serilir üzerinde akşam yemeği yenirdi. O bölümden bir basamak inilerek dar bir beton yol vardı, yolun sonunda mutfak dedikleri iki oda vardı. Bu odaları ayrıca anlatacağım.Yolun sağına büyük annem soğan, sarmısak, biber, domates gibi şeyle ekerdi. Solunda  nar ağacı incir ağacı ve eniştemin kümesi vardı. Tabi ki çok kıymetli tavukları. Akşam yemeği için tavuk pişirilecekse enişteme söylenir, eniştem kümesin girer tavukların peşinden koşuşturur bizde onun bu çabasını dışarıdan izlerdik. Ben eğlendiğim için izlerdim, diğerleriyse kesim sonrası işler için beklerdi. Genelde  kümesten kan ter içinde eli boş çıkardı.
   -Yakalanmıyor keraneciler, (ağzından çıkan en kötü söz sadece buydu ve çok kullanrdı) derdi.
 Yakalayamadığı için değil, kıyamadığından yakalamazdı bence. Elini yüzünü yıkar, tavuk almaya giderdi. Teyzemin en büyük torunu olan Jülide'ye (benden iki yaş küçüktür) kaç dedesi olduğu sorulduğunda,
   -İki dedem var, Biri komiser dedem, birde keraneci dedem, derdi. Yanlış bilmiyorsam baba dedesi İzmir emniyet müdürüydü.
   Ben genelde bahçede oynardım, sokak da oynamama çok az izin verilirdi. Bahçede her gün kendimce maceralar yaşardım. Mutfak denilen odaların biri sadece çamaşır yıkamak için kullanılırdı.Bir köşede talaş yığını vardı içlerinde formika parçaları olurdu. Saatlerce onları aradım, diğerinde eski okul kitapları vardı.Orası dahada eğlenceliydi kitapları karıştırır dururdum. Aklımda kalan Artemis heykelinin fotoğrafı olan kitap. En çok o ilgimi çekerdi. Minnoş vardı birde. Semra teyzemin kül rengi kedisi. (Teyzemin en küçük kızıdır, Semra teyzem.) Minnoşla da çok oynardım. Bir sürü yavrusunu gördüm, bir keresinde kar beyaz yavrusu oldu, onun adı pamuktu, bir keresinde siyahları çok yavrusu oldu onun adı da arap tı en uzun o yaşadı. Yavrular her seferinde ölünce Semra teyzem küs oldukları yan komşularının yavruları zehirlediğini düşünürdü. Minnoşu niye zehirlemiyordu bilmiyorum.
   Aynı sokak da anneannemin amcasının oğlu da oturuyordu, yaşı büyükannemle hemen hemen aynıydı. Mutiş amcam, Hulusi Kentmen gibi bir adamda tonton dede öyle bıyıklar, iki torununa bakıyorlardı. Anneleri yoktu babaları Almanya da çalışıyordu. Kız torunu benden bir gün küçüktü, bunu benden bir gün küçük olduğu için bayramda elimi öptürüp birde para verdiğim için yazmam gerekiyordu. Yaseminciğim bunu bana hatırlattı, üstelik bunu hatırlatırken çok utanıyorum bunu para için yaptığımdan demişti. Bende sen niye utanıyorsun ben utanmalıyım büyüklük tasladığım için demiştim. Çok güzeldi, Ayşecik'e benzetirdim onu hala çok güzel. Abisi ona küçükken çok kızardı. O da abisinden çok korkardı. Ben Bülent abinin yüzünü o yaşlarda hiç hatırlamıyorum sanırım bizi pek adam yerine koymadığından bizimle oynamıyordu. Babannesi Zarife yengem bizim çok kahrımızı çekmişti.
   Bu sokak o kadar renkli insanlarla doluydu ki, burada belli bir yaşa kadar yaşadığım için kendimi çok şanslı buluyorum. Bir de iyi gözlem yapa biliyordum, hala daha öyleyim. Komşularımızdan biraz bahsedeceğim. Şeküre teyze karşı evde oturuyordu, onun bahçesinde takunyalarıyla tıkır tıkır yürüdüğünü duyardım. Kendisi çok güzel ve gençti, kocası ise tam tersine yaşlı ve çirkin. Bir oğulları vardı Ergun,benim yaşımda ve hep doktor olmayı hayal eden. Maalesef olamadı, onaltı yaşında vefaat etti. Sepetçiler vardı, onlardan hiç imsenin adını bilmiyorum, konuşurken sepetçi teyze sepetçi abla derdim. Evlerinde sepet örüp satarlardı. Bazen onlara gider sepet örmelerini seyrederdim. Bana da küçük bir sepet yapmışlardı, o zamandan beri sepetleri çok severim, örenlerde hayranımdır. Denizli'li bir komşumuz adlarını hatırlayamıyorum, onların yanında Halime teyzeler, sokağın sonun da Türkan hanımlar, onun torunu Sevtap vardı benden üç, dört yaş büyük çok güzeldi, o da İngiltere'ye gelin gitti. Büyükannem onlara gitmeme pek izin vermezdi, Sevtap gelip izin alıp beni götürdüğünde de burnumdan gelirdi. Onların İsrailden göç ettiklerini duydum doğrumu bilmiyorum. Büyükannemin neden izin vermediğini büyüyünce öğrenebildim. Yasemin'in annesi iki çocuğunu bırakıp Sevtap'ın dayısıyla kaçmış.Yaseminler de akrabamızdı.
   Büyükannemin evinin solunda iki katlı kocaman bir ev vardı, bahçeden saatlerce evi seyrederdim. Üst katında oturanların çok zengin olduğunu düşünürdüm, çünkü camekanlı kapılaı vardı kare şeklinde camlar, ama b azıları mavi yeşil kırmızıydı. İşte bu rast gele yerleştirilmiş renkli camlar yüzünden onlar zengindi. Teyzemlerin yan tarafında Nazlı hanım teyze, daha sonra Konya'lılar oturuyordu. Ben onlardan korkuyordum, annelerinin kalın bir sesi vardı dövecekmiş gibi konuşurdu, evde o zamanlar yirmili yaşlarda oğulları vardı, onlardan biri korkum geçsin diye bana takunya almıştı. Ben takunyayı aldım yine kaçtım. Yıllar sonra mütahitlikle uğraştıklarından büyükannemle, teyzemin evini yıkıp yerine apartman yaptılar.  Şimdi düşünüyorum da bizim ufaklığın yabaniliği bana çekmiş sanırım. Sonra Şaban Efendinin evi, Melek teyzenin evi, Yaseminlerin evi.
   Bir kaç kişiden daha söz etmeliyim, Hadiye hanım, ufak tefek, kısa kesilmiş beyaz saçları olan ve yazın şemsiye ile dolaşan, sanki İstanbul sosyetesi gibi davranmaya çalışan biri. Bana konuşmaları davranışları çok yapmacık gelirdi.  Ve hayatımın unutulmaz kötü kadını Makbule... Kadıncağızın  bir kötülüğünü görmedim aslında, sokaktaki herkes çocuğunu onunla korkuturdu.
   -Makbule gelsin seni ona vereceğim, sen çok yaramaz oldun artık.
   -Makbule çocukları ne yapıyor biliyor musun? Kocaman bir kazanı var onun içinde pişiriyor, vs. vs.
Makbule sokağın başında göründüğünde sokakta çocuk kalmazdı. Liseye gittiğim sıralardı herhalde teyzeme Makbule'yi sordum. Öldüğünü söyledi.
   -Desene teyzeciğim çocuklar artık kurtuldu.
Teyzem gülümsedi
   -Yo işi kızı devraldı şimdi o korkutuyor, dedi.
Padişahlık gibi anneden kıza devreden bir meslek, korkutuculuk...
   Sanırım çevre şartları, komşuları yeteri kadar anlattım. Artık maceraları yazabilirim.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

HAYATIM KOMEDİ-3

   İki buçuk, üç yaşıma kadar olanları hatırlamıyorum. Sadece annemin anlattığı bir kaç anısı var. Babacığımla saklambaç oynarken babamın  elbise dolabından çıkarken pijamasını yırtması, sandık üstündeki yatak yorganla birlikte düşmesi, uyuyor numarası yapan babamı uyandırmak için kulağına parmağımı sokup"ili ili" (ne demekse) demem. Her pazara gittiklerinde benim kapı arkasına saklanarak, limonu kabuklarıyla yemeye başlamam, bir iftar vakti o zamanlar çok sevdiğim kurufasulye yemeğini görünce anne lop (bu kuru fasulye demek) diye yemek tepsisinin içine yürüyüp kafamdan aşağıya kurufasülye olmam gibi anılar.
   Yine aynı döneme çamura yatmalarım var. Bu mecazi anlamda değil gerçek anlamda çamura yatma. Bunu iki kişi için yaparmışım. Birincisi babam için, işe giderken, antremana giderken, çarşıya giderken beni götürmüyor diye kapının önünden akan pis suların içine kendimi atar debelenirmişim. Birde  bozacı için. Yaşlı bir amcaymış bozacı, hergün pencere kenarında bekler, yarım çay bardağı bozayı içermişim. İçemediğim günler çamurun içindeymişim. O kapı önünden geçen  suyu görmenizi isterdim. İğrençti. Ben annemin yerinde olsam ne yapardım bilemiyorum.
   Önce babamın daha sonra annemin Almanya'ya gidişi ve benim annemin annneannesinin yanına gitmemle artık anılarım başladı. O yol Nazilli deki ilk gecem hepsini hatırlıyorum.
   O dönemlerde hiç sevmediğim bir şey vardı, fotoğraf çekilmek. Aksi gibi dayımda bir fotoğrafcılık merakı başlamıştı. Gerçi fotoğraf çektirmeyi hala sevmem, sebebini de hala bulamadım. Uzun bir süre sanırım orta okula kadar güler yüzlü fotoğrafım sayılı. genelde bir karış surat, daha çok ağlarken hatta boğulur gibi yada kusar gibi öksürürken. Fotoğraf konusunda bir anımı daha yazacağım, Bundan dört yıl kadar önceydi sanırım kız kardeşimle msn den görüşüyorduk birden:
   - Ahsen  senin fotoğrafın internette dedi. Birden saçlarım diken diken odu.
   - Nasıl yani dedim.
   -Baya biri kendi facende senin fotoğrafını yayınlamış dedi
   -Kimmiş o, sen nasıl gördün dedim.
Bana isim verdi, verdiği isim liseden bir sınıf arkadaşımdı, nasıl görebileceğimi söyledi. Bende gördüm, lise birinci sınıfta toplu halde sınıfça ve sınıf öğretmeniyle çekilmiş fotoğraf. İşin garip tarafı kendimi bulmakta zorlandım.
   -Ahu ben neredeyim?
   -Nurdan'ın yanındasın
Gülmeye başladık, çünkü herkes objektife bakarken Nurdan ve ben kar topu yapmaya çalışıyoruz. Nurdan yarım bense neredeyse arkam dönük bir fotoğraf.
   -Kar mı görüyoruz her zaman erimeden oynayayım demişim, dedim.
    Aynı şekilde ben erkek  kardeşime söyledim. Onun verdiği ilk tepki şu oldu
   -Kim o kavat ?
Nasıl bakacağını söyledim.Onlar ailecek fotoğrafa bakmışlar eşi :
   -Ablam nerede Alphan? demiş
   -Nurdan abla burada olduğuna göre arkası dönük olan da bizimki demiş.

 
 

15 Mart 2012 Perşembe

O HEPİMİZİN ANNESİYDİ

   11-03- 2012 günü eşimin babaannesini kaybettik.Taziye evinde otururken oradakilere baktım da, hepimizin annesiydi. Yedi çocuğunun annesiydi, yirmialtı torunun anneanne yada babaannesi idi, otuzbeş torunun çocuğunun büyükannesi idi, sekiz tanede torununun torununun büyük annesiydi. Toplamda yetmiş altı kişinin annesiydi, birde biz varız gelinler ve damatlar. Hayattayken herkes çok severdi.
 
                                                             1918- 11.03.2012

   Bu fotoğrafı 19.02.2012 de çekmiştim. Uyuyordu, uyandırmak istemedim. O gün torunlarından birisi bütün yarım kalan dantel ve iğne oyalarını bir hafta önce bitirdi demişti. Bu haliyle ramazanda orucunu bırakmaz, günün çoğunu namaz kılarak geçirirdi. Allah günahlarını affetsin. Herkesin bulunduğu bir toplulukta onun olmadığını öyle çok hissetim ki...
   Hepimiz çok özleyeceğiz...

3 Mart 2012 Cumartesi

HAYATIM KOMEDİ-2

HAYIR BENİM ADIM
   Doğum Hastanesinde doğmuş olsam da, mahallemin adı Saz mahalle diye bilinir. Manisalılar bilir burayı da bilmeyenler için ben açıklayayım. Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin bulunduğu yer. Hatta bir sokak üstünde hayata başladım. Orada doğan arkadaşlarımla kendi kendimize dalga geçeriz, havasından mı suyundan mı bilinmez biraz kaba tabirle kırık olunuyor.
   Ama ben o yıllara ait hiç bir şey hatırlamıyorum, annem babam hariç. Annemin anlattığına göre bir babamın ardından birde bozacının ardından kendimi çamurlu sulara atarmışım. Anılarım ise iki buçuk yaşında başlıyor. Bir çok insan buna inanmıyor, bir çocuğun hayatında çok önemli bir olay olmuşsa hatırlıyor. Benim olayım annemle babamın Almanya'ya gitmeleriydi. Onlardan ayrılmak hayatta yaşadığım hemen hemen her şeyi hatırlamamın sebebidir.
   Allah inşallah cennetine kabul eder babacığımı, ben doğmadan önce erkek olursa Agah, kız olursa Ahsen olsun demiş. Adımı çok severim.
   Büyükler, bu yaşta bende dahil, küçük bir çocuk görünce ilk sordukları soru :
   - Adın ne bakim senin?
Pek cevap vermek istemezdim, ama devamı gelirdi her seferinde:
   -Aaa adını bilmiyor musun?
Ben biliyordum da, nedense kimse anlamıyordu.
   -Biliyorum, Ahsen.
   -Aksan mı?
   -Hayır, benim adım Ahsen
   -Hıımm Aysen
   -Hayır, Ahsen
   -Anladın Aslan
   - Öyle kız adı olur mu? Ahsen Ahsen!
   -Anladım, Aksel
   -Ah-sen Ah-sen
   -Tamam Aksen
   -öfff hııı o.
   Sürekli bunu yaşıyordum. Çoğu zaman düzgün telafuz edemediğim için bunları yaşıyorum diye düşünüyordum. Yine annemin söylediğine göre yeni konuşmaya başladığımda annem dikiş dikiyorken yanına gidip,
   -Bu ne? diye dikiş makinesini göstermişim
   -Makine, demiş.
   -Hıı mikine, demişim.
Annem buna çok gülmüş, ama ben bir daha yanlış veye bebekçe diyelim konuşmamışım. Demek istediğim telafuzda sorun yoktu demek.
   -Adın ne senin?
   -....
   -Adını bilmiyor musun?
Bunları o kadar çok yaşadım ki, yemin ederim ki, adını bilmiyor musun dediklerinde içimden geçen "Ben biliyorum da, siz anlamıyorsunuz"du. Ve ben bunu yüzlerine söylemeyi o kadar çok istiyordum ki...
   Hayatımda ki komik olayları ilk yamaya başladığımda (ki o zaman sadece adımla ilgili yazmıştım), büyük kızım okumuştu. Bir gün onunla alış verişe gitmiştik, alış veriş yaptığımız dükkan müşteri bilgilerini alıyordu.
Ben yine aynı şeyleri yaşadım. Kızım is kıkır kıkır gülüyordu.
   -Anne hayatın komedi, dedi.
Ben yine gergindim ve ne dediğini anlamamıştım.
   -Anne yazdıkların, hatırlamıyor musun? Hani Hayatım Komedi.
Gülümsedim, yaşadıklarımdan birine kızım da şahit olmuştu.
   Bir ay öncesine kadar komşularımdan biri benimle konuşurken adımı söylerken telafuzda zorlandığını düşünüyordum. Komşularla ona kahve içmeye gitmiştik. Konuşurken,
   -A.... Hanım diyordu.
Nokta gerisini anlamadığım için, kulaklarım sanırım biraz ağır işitiyor. Sanmaktan fazlası var, ayrıca anlatacağım. Komşunun lisede okuyan kızı var, annesine dönüp:
   -Asena mı? dedi, bana döndü:
   -Adınızı ben mi yanlış anladım dedi.
Annesi de,
   -Asena değil mi dedi
   -Hayır, Ahsen dedim.
Diğer bir komşum da
   -Ben de Asena da kim diyordum dedi.
Komşumla tanıştığımızdan beri bana hep Asena demiş, hala gülüyorum. Yanlış anlaşılmasın komşuma değil kendime. Her zaman söylediğim bir söz var "Duymamak Zor Bir Sanat".
   Adımı seviyordum, ama anlamını bilmiyordum. Liseye başladığımda ilk edebiyat öğretmenim Maksut Belen idi. Adımı kimin verdiğini ve anlamını sordu. babamın verdiğini ama anlamını bilmediğimi söyledim. O da bana
   -Kur'an da ahsen'ül takvim diye geçer en iyi, en güzel zaman, dedi.
Adımın anlamı en iyi en güzel, teşekkür ederim babacığım böyle güzel bir isim verdiğin için. Kur'an da Tin Suresinde geçiyor adım. Artık anlamını da, surenin mealini de biliyorum. Öğretmenim daha sonra Celal Bayar Üniversitesinde öğretim görevlisi olmuştu. Hala devam ediyor mu bilmiyorum, ben teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum. Bizlere derslerin dışında, hayatımızı etkileyecek çok bilgiler, nasihatler verdi. Bana ışık tuttuğu gibi inşallah diğer arkadaşlarıma da yol göstermiştir.

2 Mart 2012 Cuma

HAYATIM KOMEDİ-1

   Bundan on onbeş yıl önce, hayatımdan bahsederken ne kadar çok olaya güldüğümü görünce ben bunları yazmalıyım diye düşünmüştüm. İşin zor tarafı nereden başlamalıydım, en baştan başlasam iyi olurdu. Öyle bir yazma isteğim vardı ki, ilham perisi bu olsa gerek, elime bir defter bir kalem aldım. Başladım düşünmeye, aslında kafamda bir plan vardı ama, o plana göre çocukluğumdan başlayacaktım. Yaşadığım ne kadar beni üzen olay varsa aklıma geliyor, bir tane komik olay yok. Okul yıllarından not alayım sonra bir düzenleme yaparım dedim, yine aynı şey oldu. Bu kadarla kalsa, olaylar aklıma geldikçe gözlerim de doluyordu. Aklıma gelenleri yazsam, ikici bir Kemalettin Tuğcu çok rahat olurum diye kendime çok güldüm.
   Sanırım beni bu konuda yazmaya çalışmam o dönemde okuduğum Mina Ungan'ın Bir Dinozorun Anıları adlı kitabıydı. O zamanlar farkında değildim. Bir ay kadar önce kitaptan okuduğum bir yeri hatırlayıp birine tavsiyede bulunmuştum. Yazdıklarımda imla hataları, yanlış kurulmuş cümleler her şey olabilir. Bunu çok önemsemiyorum. Sadece aklıma gelenleri unutmamak için yazacağım. Biliyorum ki büyük kızım bir gün bunları değerlendirecektir.
   Öncelikle soy ağacımdan kısaca bahsetmem gerekiyor, bu önemli benim için. Yanlış anlaşılmasın benim  hiç paşa dedelerim yada saray soyundan gelen ninelerim yok. Hayatımın neden çok renkli olduğunu anlatabilmek açısından önemli.
   Babamın tarafı; Dedem Kula'nın Balıbey köyünden  Kaçak Mustafa, yanlış anlaşılmasın kaçakcı yada suçlu olduğu için değil öğretmen okulundan birinci yılın sonunda okuldan kendini mezun ettiği için böyle tanınıyor. Kısaca anlatayım, Öğretmen okulunda henüz birinci sınıf öğrencisiyken, okul müdürleri yazısı güzel diye dedeme, mezun olacak öğrencilerin diplomalarını yazmasını istemiş. Dedeciğim de bir tane kendine yazmış ve birinci sınıftan kendini mezun etmiş. Köyüne gelmiş, köyde okuma yazma bilmeyen kim varsa zorla hatta dayakla toplayıp okuma yazma öğretiyormuş. Bir gün köylü dedemi yetkililere şikayet etmiş, bir müfettiş gönderilmiş. Tesadüf bu ya okuldan bir öğretmeni gelmiş. Dedemden diplomasını istemiş, diplomayı yırtarken, ben bunu görmemiş olayım sende bu işi bırak demiş ve gitmiş. Babamın dedesi de aynı köyden Gök İmam. Gerçekten imammış, Gök denmesinin sebebi ise gözlerinin gök mavisi olması sanırım yada boyunun iki metre iki santim olması da olabilir. Babaannelerime gelince babamın annesi, o bölgeye bir zamanlar göçle gelip yerleşmiş Moğol Türklerinin Kantuk boyundan. Babannemi hiç tanıyamadık Babam altı yaşındayken vefaat etmiş. Bunu yazarken utanıyorum (üvey) babaannem Bulgaristandan göçen Tatar Türklerinden. İki amcam , ikide halam var. Ben onları yakından tanıdığım da oniki yaşındaydım. Dedeciğim vefaat ettikden  sonra...
   Anne tarafım; Dedem aslen Afyonlu, Nazilli' ye yerleşmişler. Anneannem ise aslen Selanik muhaciri(abe macırız be ya), önce Tekirdağ Malkara'ya (bütün teyzeleri, halaları, amcaları ordadır,) sonra Nazilli'ye yerleşmişler. daha sonra anneanemle dedem Manisa' ya yerleşmiş. Babamı da mensucat spor Alaşehir'den transfer etmiş. Babam da Manisa'ya böyle gelmiş. Dedem fabrikda babamın usta başıymış.
   Ben anne tarafında büyüdüm, daha doğrusu anne tarafının anne tarafının macırız tarafıyla. Annem ve babam Almanya'ya çalışmak için gidince kız kardeşimle anneannemler kalmıştık. Bunu da yazmam gerekiyor, iki kardeşim babama, babamda annesine benzerdi. Gözleri çekikdir, koyu yeşil yada yeşile yakın ela gözleri vardır. Ben ise anneme benzerim. Yaşadığım olaylarda kardeşlerimle benzemiyor olmam da önemli yer tutuyor.
   Bu kadar bilgiden sonra artık  Hayatım Komediyi yazabilirim.

6 Ocak 2012 Cuma

BU CADI HER ŞEYE KARŞI -1

   Ben bir yazı yazarken en zorlandığım iki şey biri isim, diğeri giriş. Bu yazıda pek zorlanmayacağım. Bu konuyla ilgili  okuyanlardan tepki alacağımı biliyorum. Hiç umursamıyorum. Çünkü ben bir Müslüman olarak iyiliği ve doğruyu söylemekle yükümlüyüm. Bazı şeylere göz yumup sesimi çıkarmazsam, yarın ahirette sorumlu olacağım.

   Bu gün tarikatlara, şeyhlere, şıhlara karşıyım.
   Bundan bir kaç yıl önce Arapça okumayı bilmediğim için, yaşlı bir teyze olan komşumuza öğrenmek için gitmeye başladım. Sadece ben değil komşu çocukları, yaşıtlarım hep birlikte gidiyorduk. Bir gün arkadaşımın sorduğu bir soru üzerine Hz. Muhammed (s.a.v.) için ( soru; peygamberimiz Türk değilmiş ), evet değildi Araptı ama her dili konuşurdu, dedi.
   Soru zaten korkunç ama hocalık yapan için daha da korkunçtu. Sorunun korkunçluğu insanların bu kadar cahil olmalarıydı. Rabbim sen bütün müslümanları cahillikden koru, amin. Cevabı duyunca daha da şok oldum. Peygamberimiz (s.a.v.) ilk ikra ayeti geldiğinde ben ümmiyim okuyamam demişti, değil ki bütün dilleri konuşabilsin.O anda arkadaşın kulağına eğildim bu doğru değil, dedim. Hocamız bununla kalmayıp, peygamberlik geldikten sonra Allah c.c. annesini babasını dirilttiğini, peygamberimizin (s.a.v.) onlara islamı tebliğ ettiğini, onların kabul edip tekrardan öldüğünü söyleyince, artık dayanamadım.
   Hocam ben bir çok siyer okudum, bir çok tefsir okudum (tefhümül kuran, fizlal il kuran, zadül mead bunlardan bazılar) hiç birinde böyle bir şeye rastlamadım, dedim. Bana içime şeytan kaçmasıyla şeytanın bana vesvese vermesiyle suçladı. O zaman siz söyleyin bana nerede okudunuz dedim. Bizim kitaplarımızda yazıyor dedi. Onlar ve diğerleri yani ben ve benim gibi olanlar. O günden sonra bir daha gitmedim.
   Daha önceleri birgün kapıdan çıkmadan önce aynaya sıkıştırılmış üzerindebeyaz  sakallı bir kaç adam olan bir fotoğraf vardı amca mı diye sordum. Hayır şıhımız, öldü şimdi oğlu şıhımız, diğer taraftakide o dedi. Diğer kişide şıhlarının oğluymuş. Ne garip kocasının fotoğrafı yok ama elin adamının fotoğrafı her gün görülebilecek yerde. Şıhlarıyla ilgili bazı hikayelerde anlattı. Mesela karısı ondan bilezik istemiş ( şıhın karısı onların annesi oluyor) şıhları da bahçedeki havuza kolunu sokmasını istemiş. Annelerinin kolu omzuna kadar altın olmuş, kolunu havuzdan çıkaramamış. Gördün mü sen bu dünyada taşıyamadın öbür dünyada nasıl hesap vereceksin demiş. O da  tövbe etmiş, kolu normale dönmüş. Bunu anneleri anlatmış müridlerine. Hocada bunları anlatırken altın takmak iyi değil diye anlatıyordu. Ben doğal olarak karşıyım bunlara, çünkü müridlr rab edinmişler şıhlarını. Nereden mi biliyorum, ayetten.

   ONLAR HAHAMLARINI, RAHİPLERİNİ RAB EDİNDİLER

   Bu ayeti peygamberimi okuduğunda oradaki bir grup hırıstiyan ve yahudi biz öyle bşey yapmadık dediler.
Peygamberimiz s.a.v. siz onların helal dediğine helal haram dediğine haram demediniz mi dedi. Bana şimdi şıhların hangi hakla Allah c.c. kadına helal kıldığı altını haram kıldığını kim açıklayacak. Rabbim küfre girmekten sana şirk koşmaktan sana sığınırım...
    Ya bu hikayeye ne dersiniz. Yarın ahirette şıhları müridlerinin amel defterlerini toplayacak, Allah c.c. huzuruna çıkıp hesap verecek, sonra müridlerini alıp sıraat köprüsünden uçar gibi geçirecek. Ben çok mutluyum ki benim muhasebecim yok Rabbim çok sana hamd olsun.
    Ya Fatma namazını doğru kıl ibadetlerini aksatma peygamber kızıyım  buna güvenme..Diyen bir peygamberin  nasıl bir ümmetiyiz. O kendi kızına muhasebeciliğini yapamayacağını söylemiş, bu şıh  Ondan da mı üstün?
    Karşıyım. Tarikatlara, şeyhlere, şıhlara , Yüce ALLAH VE ONUN AYETLERİNE sığınarak karşıyım...